script src='http://ajax.googleapis.com/ajax/libs/jquery/1.2.6/jquery.js' type='text/javascript'/>

Âl-i İmrân: 102 - Cübbeli Ahmet Hoca




Ey İman edenler! Allah’dan sakınılması gerektiği şekilde, hakkıyla sakının” (Âl-i İmrân: 102)



Günahların küçüğünü de, büyüğünü de terk et ki, asıl takva odur. Diken dolu arazide yürüyen gibi ol ki, o her gördüğünden sakınır. Küçük bir günahı hakir tutma (küçümseme), zira dağlar küçük taşlardandır.

Takva; Mevlâ’nın seni yasak ettiği yerde görmemesi ve emrettiği yerde seni kaybetmemesidir


Bu âyet-i kerime nâzil olduğu zaman sahâbe-i kirâm, takvanın hakikatine ulaşmak maksadıyla çok ibâdet etmekten ayakları şişmiş, neredeyse alınlarının derileri soyulmuştur. Bunun üzerine: “O halde gücünüz yettiği kadar Allah’dan korkun.” (Teğabün:16) âyet-i celilesi nâzil olmuştur. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde müttakîlerden övgüyle bahsetmiştir. Onları sevdiğini, onlarla beraber olduğunu, onların dostu olup, onların felaha ereceklerini bildirmiş, hatta: “Ancak müttakîlerin amellerini kabul edeceğini” beyan etmiştir. (Maide: 27’den)


Peki takva nedir? Müttakî kimdir?
Takva, “vikaye” kelimesinden gelmektedir. Vikaye lügat manası olarak; mutlak manada kendini korumaktır. Istılah manası ise; kişinin, kendisine âhirette zarar verecek şeylerden korunmasıdır.
Ruhu’l-Beyan tefsirinde zikrolunduğu üzere takva: Kişinin kendisine âhirette zarar verecek şeylerden, son derece sakınmasından ibarettir. Bunu yapanlara da “müttakî” denilir.
Takvanın üç mertebesi vardır, bu üç mertebe şu şekilde sıralanmaktadır:




Küfrü gerektiren inançlardan, sözlerden ve işlerden berî olarak, ebedî cehennem azabından sakınmaktır. “(Allâh-ü Teâlâ) onlara takva kelimesini (kelime-i şehadeti) lâzım kıldı.” (Fetih: 26) meâlindeki âyet-i celile bu mertebeye işaret etmektedir. Bir insan takva kelimesi olan “kelime-i şehâdeti” diliyle ikrar edip, kalbiyle tasdik ederek yaşar ve bu hâli muhafaza ederek ölebilirse, emirleri tutmayıp yasaklardan kaçmasa da, bu birinci basamaktaki takvaya sahip olur. Bu durumda, her ne kadar cehenneme girip geçici olarak azap görmekten kurtulamasa da, ebedî olarak sonsuza kadar orada kalıp azap görmekten kurtulmuş olur. Fakat şunu da belirtmek gerekirse, emirleri tutmayıp yasaklardan kaçmadan son nefese kadar bu takva kelimesini muhafaza etmek çok zordur. Rabbim cümlemizi kötü akıbetten muhafaza buyursun! Âmin!





İnsanı günahkâr eden şeylerden sakınmak: Bu da emirleri tutup yasaklardan, hatta küçük günahlardan bile kaçınmakla olur. İslâm Dininde bilinen takva budur. “Eğer karyeler ahalisi (şehirliler, köylüler) iman edip (emirleri tutup, yasaklardan kaçmak suretiyle) takva sahibi olsalardı, elbette biz üzerlerine gökten (yağdırmakla) ve yerden (bitirmekle) nice bereket (hazine)leri açardık.” (Araf: 96’dan) meâlindeki âyet-i celileden kast olunan takva budur. Bu da ikinci mertebedeki takvaya işaret etmektedir. Burada yeri gelmişken bir iki hususa temas etmek yerinde olur: Bu âyet-i celilede; şehirliler, köylüler ahalisi, şayet iman edip takva sahibi olurlarsa, Mevlâ gökten faydalı, bereketli yağmurlar yağdırmakla, yerden de her türü otlar, meyveler, hubûbat, nebâtat ve sâir erzak bitirmekle, yeryüzünde hâsıl olan envâ-i çeşit hayırlar, emniyet ve selâmetle, her cihetten onlara hayır ve bereket nasip edileceği beyan ediliyor. Zaten bizim de istediğimiz bolluk ve bereket, emniyet ve saadet değil mi?.. Fakat burada Rabbimiz iki şart öne sürüyor. Birinci şart “iman etmek” ki elhamdülillah imanımız olduğundan hiçbir şüphemiz yoktur. Bu şart tamam. İkinci şart ise “takva sahibi olmak”tır. Eğer bu âyeti celilenin işaret ettiği üzere takvanın ikinci mertebesine sahip olduğumuz takdirde, refah ve saadete, emniyet ve selâmete nâil olacağımız bu âyetten anlaşılmaktadır. Aynı şekilde “Her kim Allah’dan korkarsa, ona bir çıkış yolu ihsan eder ve hiç ummadığı yerden onu rızıklandırır.” meâlindeki âyet-i celilede de, kurtuluşun ve saadetin “Allah’dan korkmak ve takva sahibi olmak”la gerçekleşeceği beyan edilmiştir.





Yukarıda anlatılan iki mertebeyi elde ettikten sonra, kalbini Mevlâ Teâlâ’dan meşgul edecek (alıkoyacak) her şeyden sakınmaktadır. Yani her şeyden kesilip tamamıyla Mevlâ’ya yönelmektir. “Ey iman etmiş kullar! (Allâh-ü Teâlâ’nın gayrisini gönülden atarak) Allah’dan hakkıyla sakının.” (Âl-i İmrân: 102’den) âyet-i celilesinde emrolunan hakiki (gerçek) takva budur. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu en yüksek mertebedeki takvaya ulaştırsın. Âmin! Alusî Tefsirinde de takvanın mertebeleri şu şekilde sıralanmıştır.





Şirk’ten (Allah’a ortak koşmaktan) uzak durmaktır.



Günahı kebâir’den (büyük günahlardan) uzaklaşmaktır ki, küçük günahlara devam etmek de, büyük günahlardan sayılır.



Şüpheli olmayan şeylerden de sakınmaktır. Atıyyetü’s-Sa’dî (Radıyallâhü Anh)’ın, Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)den rivâyet etmiş olduğu şu hadîsi şerif, takvanın bu basamağına işaret etmektedir: “Kul, zararlı şeylerden korkusundan dolayı, zararsızları terk etmedikçe, müttakîlerden olamaz.” Yani şüphelilerden sakındığı gibi, şüphelilere düşmek korkusuyla şüphesizlerden sakınmadıkça, müttakîlerin derecesine ulaşamaz. (Tirmizî, Kıyamet:19, İbn-i Mâce, Zühd:24, Beyhekî: 5/335) İşte bu mertebede küçük günahların tamamen terk edilmesi hatta fuzulî mubahların bile bırakılması lâzımdır. Bundan dolayı buyrulmuştur ki: “Günahların küçüğünü de, büyüğünü de terk et ki, asıl takva odur. Diken dolu arazide yürüyen gibi ol ki, o her gördüğünden sakınır. Küçük bir günahı hakir tutma (küçümseme), zira dağlar küçük taşlardandır.” Takvanın bu üçüncü mertebesi hususunda, büyüklerin değişik ifadeleri vardır. Meselenin daha iyi anlaşılması bakımından bu büyüklerin bazı sözlerini sizlere nakledelim. Şeyh Nasrabadî buyurmuştur ki, müttakî’nin alâmeti dörttür:



1- Şeriatın sınırlarını korumak,

2- Allâh-ü Teâlâ’ya itaatta son gücünü harcamak,

3- Sözde durmak,

4- Elde olanla kanaat etmektir.

İmam-ı Kuşeyri buyurmuştur ki; “Hakiki takva, kişinin kendi nefsi tarafından hiçbir şey artırıp eksiltmeden Mevlâ Tealâ’nın emri üzere bulunmasıdır.” Gerçek takva; evvela zelle’den, yani ufak ayak kaymalarından sakınmak, sonra fuzûli işlerden kaçınmak, daha sonra Mevlâ Tealâ’dan gayri bütün dostluklardan korunmak, sonunda da bütün ayıplardan arınmaktır.

İşte sen bu şekilde takvayı elde ettikten sonra, takva olduğunu görmekten de sakınırsan, o zaman hakiki takva sahibi olmuş olursun. Sehl (Radıyallâhü Anh) buyurmuştur ki; “Kulun ancak Mevlâ’sı vardır. Kulun en güzel hâli, günaha düştüğünde Mevlâ’sına yönelerek: “Ya Rabbi! Bu suçumu ört.” demesi, Rabbisi suçunu örttüğünde: “Ya Rabbi tövbemi kabul et.” demesi, tövbesini kabul ettiğinde: ‘Ya Rabbi beni amele muvaffak et.’ demesi, amele muvaffak olduğunda; ‘Ya Rabbi bana ihlâs nasib et.’ demesidir.” Takvanın üçüncü mertebesi hususunda bazı büyükler şöyle buyurmuşlardır: “Takva; Mevlâ’nın seni yasak ettiği yerde görmemesi ve emrettiği yerde seni kaybetmemesidir.” Yani emrettiği yerde seni bulmasıdır. İmam-ı Begavî (Rahimehullah) “Meâlimü’t-tenzil” isimli kıymetli tefsirinde zikretmiştir ki: Bir kere Ömer İbni’l-Hattab (Radıyallâhü Anh), Kâbu’l-Ehbar (Radıyallâhü Anh)’a “Bana takvadan haber ver.” dedi. O da: “Sen hiç dikenli yola girdin mi?” diye sordu. O: “Evet.” buyurunca, Kabu’l-Ehbar hazretleri: “Peki o yolda nasıl yürüdün?” diye sorunca, Hz. Ömer: “Çok dikkatli yürüdüm ve gördüğüm her şeyden sakındım.” dedi. Bunun üzerine Kâb hazretleri: “İşte takva odur.” buyurdu. İbn-i Mübarek (Rahimehüllah) diyor ki: “Haram olan bir tek akçeden kaçınmak, yüz bin akçe sadaka vermekden daha hayırlıdır.” Alusî Tefsirinde beyan edilen takvanın üçüncü derecesi olan “şüphelilerden sakındığı gibi, şüphesizlerden sakınmak.” ise, gerçek manada müttakî olan büyük zatların derecesidir. Bu meyanda Hz. Ömer (Radıyallâhü Anh) şöyle buyurmuştur: “Bizler şüpheli şeylere veya harama düşeriz korkusu ile, helâllerin onda dokuzundan uzak dururduk.” Sahabe-i Kirâm bu konuda son derece dikkatli ve ihtiyatlı hareket ederler, takvada birbirleriyle adeta yarışırlardı. Bu konuda onlara yetişmek mümkün değildi. Onlar, bizzat Müttakîlerin İmamı olan Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in tedrisinden geçmiş ve Onun her halini örnek alarak yaşamışlardı. Daha sonra gelen nice ulemâ ve sülehâ da, bu üçüncü derece takvaya göre hareket ederek, Allah’ın seçkin kullarından olmuşlardır. Risâle-i Kuşeyriye’de şöyle yazılıdır. Müttakî; İbni Sîrîn (Kuddise Sirruhu) gibi kimselerdir. Zira onun kırk küp yağı vardı. Kölesi o küplerin birinden bir fare çıkardı, bunun üzerine İbni Sîrîn hazretleri kölesine, fareyi hangi küpten çıkarttıysa o küpü dökmesini söyledi. Fakat o, hangi küp olduğunu bilmediğini söyleyince, bunun üzerine bütün küpleri döktü. Ve müttakî Beyazid-ı Bistâmî (Kuddise Sirruhû) gibi kişilerdir. Bir arkadaşıyla beraber sahrada elbisesini yıkadı. Arkadaşı ona dedi ki: “Elbiselerimizi duvara asalım da kurusun.” O: “İnsanların duvarına çivi çakamayız.” dedi. Arkadaşı: “Öyleyse ağaca takalım.” dedi. O: “Dalları kırar.” deyince, arkadaşı da: “o zaman yere yayalım.” dedi. Beyazid-ı Bistâmî buna da razı olmayarak dedi ki: “Yerde hayvanların yiyeceği var onları örtemeyiz.” sonra elbiseyi sırtına koydu, bir tarafı kuruyunca öbür tarafını çevirdi, o tarafını da kuruttu. (Takva bahsi: 1/348-349) Nakledildiğine göre İmam-ı A’zam Efendimiz’in bir kişiden alacağı vardı ve ondan alacağını tahsile gitmişti. Kapıda beklerken, onun ağacının gölgesinde durmayıp, güneşte duruyordu. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda buyurdu ki: Hazreti Ali (Radıyallâhü Anh)’dan rivâyet edilen bir hadîsi şerifte: “Fayda getiren her ödünç bir faizdir.” buyrulmuştur. Yani “Ben bu kişiden alacaklı olduğum için, onun hiçbir şeyinden istifade edemem.” buyurmak istediler. (Suyutî, el-Fethu’l-Kebir: 2/327) Üstadımız Hacı Mahmud Efendi (Kuddise Sirruhû) da, daha çocuk denecek yaşlarda ineklerini otlatırken, nasıl olmuşsa olmuş, ineğe mani olamadığı için hayvan başkasının tarlasına girip oranın otundan yemiş. Akşam eve geldiğinde üstadımız annesine, o yaşlardaki bir çocuk için taaccübe şâyan olan şu sözleri söylemiş: “Anneciğim bu ineğin sütünden sakın bana içirme, çünkü az da olsa, o başkasının tarlasından otladı.” İşte gerçek manada müttakî bu büyük insanlardır. Rabbimiz bizleri onların şefaatine nail eylesin. Âmin! Tefsir-i Teshil’de zikredildiğine göre takvanın Kur’an-ı Kerim’den çıkarılan on beş fazileti (üstünlüğü) vardır.

1- Hidâyet (doğru yola kavuşturmak): “(Kur’an) müttakîler için bir hidâyettir.” (Bakara: 3)

2- Nusret (yardım) “Şüphesiz Allah takva sahibi olan kullarıyla beraberdir.” (Nahl: 128)

3- Velâyet (dostluk) “Şüphesiz Allah müttakîlerin velisi (dostu)dur.” (Casiye:19)

4- Muhabbet (sevgi) “Şüphesiz Allah müttakîleri sever.” (Tevbe: 7)

5- Mağfiret (bağışlama) “Eğer Allah’dan korkarsanız, (Allah) sizin için furkan kılar, bütün çirkinliklerinizi mahveder (siler) ve sizi affeder.” (Enfal: 29)

6 - 7- Bütün dertlerden kurtulmak ve beklenmedik taraftan rızıklanmak. “Ve her kim Allah’tan sakınırsa onun için (bütün sıkıntılardan) çıkış kapısı yaratır ve beklemediği taraftan onu rızıklandırır.” (Talak: 2-3)

8- İşlerde kolaylık. “Ve her kim Allah’tan sakınırsa onun için işlerini kolay eder.” (Talak: 4)

9 - 10- Günahların affı ve büyük ecirlere kavuşturulmak. “Ve her kim Allah’tan sakınırsa, onun bütün çirkin işlerini siler ve onun ecrini büyük eder.” (Talak: 5)

11- Amellerin kabulü. “Allah ancak müttakîlerden (amellerini) kabul eder.” (Maide: 27)

12- Kurtuluşa ermek. “Allah’tan sakının umulur ki, felâha erersiniz.” (Âl-i İmrân: 130)

13- Müjdeye nail olmak. “Dünya hayatında da âhirette de onlar (takva sahipleri) için müjde vardır.” (Yunus: 64)

14- Cennette husûsi bir makam sahibi olmak. “Şüphesiz müttakîler için Rablerinin indinde ‘Naim’ cennetleri vardır.” (Kalem: 34)

15- Cehennemden kurtuluş. “Sonra biz takva olanları kurtarırız.” (Meryem: 72) Takvanın kişiye sağladığı tüm bu üstünlükleri ve faziletleri öğrendikten sonra, bu müjdelere nail olmak için mümkün mertebe gayret göstererek, takva sahibi olmaya azmetmesi gerekir. Zira, âhiret azıklarının en hayırlısı takvadır. Dinin temeli de takvadır. Takvaya riâyet etmeyen mü’min, Dîni Mübîni İslâm’ı hayatında kâmil olarak temsil edemez. İbrahim b. Edhem (Rahimehullah) diyor ki: “Zühd; biri farz, ikincisi fazilet ve üçüncüsü selâmet olmak üzere üçe ayrılır. Farz olan zühd; haramdan kaçınmak. Fazilet olan zühd; helâlden fedakârlık etmek. Selâmet olan zühd ise; şüpheli şeylerden kaçınmaktır. Takva; biri farz olan, diğeri de ihtiyat gereği olan takva olmak üzere iki kısma ayrılır. Allah’ın yasaklarından uzak durmak farz olan takva, şüpheli şeylerden uzak durmak da ihtiyat gereği olan takvadır.”

Ahmet Mahmut Ünlü Cübbeli Hocaefendi Kasrı Arifan dergisi Ekim 2008 sayısından alıntıdır
Siz bu yazıyı okuyan counter şanslı kişiden birisiniz..
1 9