script src='http://ajax.googleapis.com/ajax/libs/jquery/1.2.6/jquery.js' type='text/javascript'/>

ÖYLE BİR RAHMET KI: HZ. EBÛ BEKİR -ra- (632-634)



İnsanlık târihinde, fazîlet, adâlet, diğergâmlık ve yüce ahlâk bakımından en müstesnâ devir, hiç şüphesiz ki asr-ı saâdettir. Çünkü o mübârek devir, bütün âlemlerin yaratılış sebebi olan Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yaşadığı bir devirdir. O devir, O’nun feyz ve rûhâniyetiyle şekillenmiş bir devirdir. O devir, derin bir tefekkür iklîminde ve müşâhede makamında Allah ve Rasûlü’nü yakînen tanıma devridir.
İşte o mübârek devrin toplumu, en koyu bir câhiliye karanlığından, en zirve fazîletler medeniyetine yükselerek, mârifetullâh, yâni Rabbi kalben tanıma ufkuna ulaşmıştır. Bu toplumun fertleri de, «sahâbe-i kirâm» yâni «Hazret-i Peygamber’e her hususta candan bağlı ve sâdık, çok kıymetli, mübârek dostlar» diye adlandırılmıştır.
Dolayısıyla; Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sözlerini, davranışlarını ve hâllerini en güzel şekilde idrâk eden ve O’ndan bizlere nûrânî izler intikâl ettiren yegâne nesil, ashâb-ı kirâmdır.

Hulefâ-i Râşidîn
Ashâb-ı kirâm içinde de Allah Rasûlü’nün kalbî rikkatleri, ince duyuşları ve hassâsiyetleri ile yoğrularak şahsiyet kazananların başında Hulefâ-i Râşidîn, yâni dört büyük halîfe gelir. Çünkü onlar, Allah ve Rasûlü’ne çok müstesnâ bir aşk ve gönül bağı ile bağlanmışlar ve damlanın deryadaki hâli gibi, Hazret-i Peygamber’in yüce ahlâk ve hâliyle hâllenmişlerdir. Böylece onların gönül âlemleri, Allah Rasûlü’ne olan muhabbetle ilâhî aşkın tecellîgâhı, mârifetullâh hazînesinin de muhteşem bir sarayı hâline gelmiştir. Yine onların sözleri ve ibret dolu hâlleri, birer hikmet ve sırlar manzûmesi olmuş ve bütün ümmete en güzel öğüt ve örnek vasfına bürünmüştür.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hulefâ-i Râşidîn devrinin kıymetini ifade sadedinde:
“(Benden sonra) nübüvvet hilâfeti otuz senedir…”[19] buyurmuştur. Böylece, kendisinden sonra idârî yapıdaki işleyişin zaman zaman müsbet bir şekilde yürütüleceğine, zaman zaman da zaafa uğrayacağına işâret etmiştir.
Bu safhanın ilk yılları, asr-ı saâdetteki huzur ve âhengin devâm ettiği zamanlardır ki, bunun en büyük âmili Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın basîret ve liyâkatidir.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-

İlk halîfe seçilen Hazret-i Ebû Bekir, devr-i saâdette yüksek sadâkat, teslîmiyet, aşk ve muhabbetiyle Allah Rasûlü’nde fânî olmuştu. O’nunla kalbî râbıtayı en üst seviyede yaşamıştı. O’nunla âdeta aynîleşmişti. Nitekim -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz:
“Kalbimde ne varsa Ebû Bekir’e ilkā ettim.” buyurmuştur.[20] Fakat bu aynîleşme hâli, nice fedâkârlıklar ve büyük bedel ödemeler neticesinde gerçekleşmiştir. Zîrâ insan en ağır bedeli, muhabbeti uğruna öder. Bu fânî âlemde ödenen en ağır bedel ise, ilâhî muhabbetin bedelidir.
Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz de, Allah ve Rasûlü ile dost olabilmenin ulvî lezzetine gark olmak için, ömrü boyunca bu dostluk ve muhabbetin bedelini ödeyebilme gayret ve heyecanı içinde yaşadı. Hicrette Allah Rasûlü’ne yoldaş olma şerefine erdi. Nice ilâhî esrar tecellîlerinin yaşandığı bu ulvî yolculukta Sevr Mağarası’nda üç gün Efendimiz’in sadrından sır ve hikmet devşirdi. Ulvî bir yakınlık ve beraberliğin şeref ve fazîletine mazhar oldu. İlâhî esrâra gark olma ve kalbi inkişâf ettirme dershânesi hâline gelen o yerde, üçüncüleri Allâh olan «ikinin ikincisi» pâyesine erdi. Varlık Nûru, bu azîz arkadaşına; “Mahzûn olma, Allah bizimledir!..” (et-Tevbe, 40)
buyurarak “maiyyet sırrı”nın, yâni Allâh ile beraber olmanın keyfiyetini telkin ediyordu.
Bu hâ­li ârif­ler, gizli zi­kir tâ­li­mi­nin baş­lan­gı­cı ve gö­nül­le­rin Al­lâh ile it­mi’nâ­na er­me­si­nin ilk te­zâ­hü­rü ola­rak değerlendirmişlerdir. Yâ­ni ta­sav­vuf­ta kalpten kal­be sır nak­li­nin İs­lâm tâ­ri­hin­de­ki bi­li­nen ilk te­zâ­hür me­kâ­nı Sevr Ma­ğa­ra­sı, onun tâ­lih­li mu­hâ­ta­bı ola­rak da Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh- kabûl edi­lir. Bunun için Haz­ret-i Sıd­dîk, ucu kı­ya­me­te ka­dar devâm ede­cek olan Altın Silsi­le’nin Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’den son­ra­ki ilk hal­ka­sı ola­rak te­lâk­kî edil­miş­tir.
Bu demektir ki, bütün ulvî yolculuklarda maksat, Allah ve Rasûlü’ne olan muhabbet nisbetinde hâsıl olur. Çünkü sevginin şartı ve aşkın alâmeti, sevilen kişinin sevdiği şeyleri de sevmektir. Bu, sevilenin hâliyle hâllenip onunla aynîleşme yolunda mühim bir adımdır ki, Hazret-i Ebû Bekir’in hayâtı böyle tecellîlerle doludur.

Ebû Bekir Bendendir, Ben De Ondanım


O, bir ömür ilâhî aşk ve muhabbet yangını içinde kendi benliğinden geçti. Yalnızca Allah Rasûlü’nün varlığında hayat buldu. Bu itibarla Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ile her yeni buluşma vaktinde ve sohbetinde apayrı bir vecd ve istiğrak hâli yaşardı. Huzurlarındayken bile O’na olan muhabbet ve hasreti teskîn olacağı yerde daha da ziyâdeleşirdi.
Birgün Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Ebû Bekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım…” buyurmuştu.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise bu iltifatkâr sözlere karşı gözyaşları içinde:
“Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Rasûlallah?!.” (İbn-i Mâce, Fedâilu Ashâbi’n-Nebî, 11) demek sûretiyle kendisini bütün varlığıyla Peygamber Efendimiz’e adadığını ve O’nda fânî olduğunu ifade etmiştir.
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da bu aynîleşme sebebiyle:
“Ebû Bekir bendendir, ben de ondanım. Ebû Bekir dünyâda ve âhirette kardeşimdir.”[21] buyurarak, mânâ âlemindeki beraberliklerini ve kalpten kalbe gerçekleşen hâl akışını ifade etmişlerdir.

Nebevî Esrârın En Yakın Mahremi

Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, gönlünü, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kalb âlemini yansıtan berrak bir ayna hâline getirmişti. Bu itibarla o, Peygamber Efendimiz’de fânî olmanın en müşahhas numûnesi oldu. Bu fânî oluş sâyesinde de, Fahr-i Kâinât Efendimiz’e âit her şey, onun kalbinde çok derin bir mânâ kazandı. Öyle ki Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Allâh’ın âyetlerini, Rasûlullah Efendimiz’in sözlerini ve hâdiselerin akışını idrâk husûsunda ashâbın en önde geleni oldu. Hiç kimsenin kavrayamadığı nice nebevî nükteleri, üstün bir firâset ve basîretle sezdi. Nitekim Vedâ Haccı’nda:
“…Bugün size dîninizi ikmâl ettim; üzerinize olan nîme­timi tamamladım ve sizin için dîn olarak İslâm’ı seçtim…” (el-Mâide, 3) âyeti nâzil olmuştu. Herkes, dînin tamamlanmasına sevindi. Fakat Hazret-i Ebû Bekir, yüksek firâsetiyle bundan, Allah Teâlâ’nın pek yakında azîz Rasûlü’nü ebediyyet âle­mine dâvet buyuracağını sezdi. Gönlüne düşen ayrılık ateşinin ıztırâbıyla hüzne gark oldu.[22]
Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın bu ince kavrayışını gösteren misâllerden biri de şudur:
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son günlerinde hastalığının ağırlığı sebebiyle mescide çıkamamıştı. Cemaate namaz kıldırması için de Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ı imam tâyin etmişti. Fakat bir ara kendilerini iyi hissederek mescide çıktı. Ashâb-ı kirâma bâzı nasîhatlerde bulunduktan sonra:
“Şânı yüce olan Allah, bir kulunu, dünyâ ile kendi katındaki nîmetler arasında serbest bıraktı. O kul da Allah katındakini tercih etti!..” buyurdu.
Bu sözler üzerine Hazret-i Ebû Bekir’in hassas ve rakik kalbi mahzunlaştı, ardından da sıcak gözyaşları dökmeye başladı. Zîrâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kendilerine bir nevî vedâ hitâbında bulunduğunu hissetmişti. Çünkü o, nebevî esrârın en yakın mahremiydi. Ayrılıktan inleyen bir ney gibi feryâda başladı. Hıçkıra hıçkıra:
“–Anam, babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallah! Sana babalarımızı, analarımızı, canlarımızı, mallarımızı ve evlâtlarımızı fedâ ederiz!..” dedi. (Ahmed, III, 91)
Cemaat içinde O’ndan başka hiç kimse, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in derin hissiyâtını ve dünyâya vedâ hâlinde olduğunu kavrayamamıştı. Hattâ ashâb, Hazret-i Ebû Bekir’in ağlamasına bir anlam verememiş, büyük bir hayretle birbirlerine:
“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Rabbine kavuşmayı tercih eden sâlih ki­şiden bahsederken şu ihtiyarın ağlaması, doğrusu şaşılacak şey!..” dediler. (Buhârî, Salât, 80)
Çünkü dünyâ ile Allah katındakiler arasında serbest bırakılan sâlih kulun, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- olduğunu akıllarına bile getirmemişler ve Hazret-i Ebû Bekir’in sezdiği gerçeği sezememişlerdi. Bu esnâda Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hem Hazret-i Ebû Bekir’in mahzun gönlünü tesellî hem de ashâbına onun değerini beyan için sözlerine şöyle devâm etti:
“Bize iyiliği dokunan herkese bunun karşılığını aynıyla veya fazlasıyla ödemişizdir. Ancak Ebû Bekir müstesnâ!.. Onun o kadar iyiliği olmuştur ki, karşılığını kıyâmet günü Allah verecektir.
Sohbetiyle olsun, malıyla olsun bana en fazla ikramda bulunan, Ebû Bekir’dir. Eğer ben, Rabbimden başkasını dost edinecek olsaydım, mutlaka Ebû Bekir’i dost edinirdim. Fakat İslâm kardeşliği daha üstündür.”
Sonra Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gittikçe yaklaşan vefat ânı dolayısıyla da şöyle buyurdu:
“Mescide açılan bütün (husûsî) kapılar kapansın, sadece Ebû Bekir’inki açık kalsın! Ben, Ebû Bekir’in kapısının üzerinde bir nûr görüyorum…”[23]
Böylece o hazin vedâ ânında bütün kapılar kapatıldı, sadece Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın kapısı açık kaldı.
İşârî mânâda bu demektir ki, Allah Rasûlü’ne husûsî yakınlık kapısı, O’na, Hazret-i Sıddîk misâli büyük bir itaat, teslîmiyet, sadâkat, fedâkârlık, dostluk ve muhabbet ile açılabilir.

Sarsılmaz Bir Îman Kalesi

Ashâbın en zenginlerinden biri olan Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Allah Rasûlü’nde fânî olunca, canını ve malını cömertçe O’nun yolunda fedâ etmişti. Servetini birçok defâlar tamamıyla Allah Rasûlü’ne getirmiş, tıpkı Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gibi, fakirliğe düşmekten korkmaksızın infakta bulunmuştu. Hattâ kendisine:

“–Çoluk çocuğuna ne bıraktın yâ Ebâ Bekir?” diye soran Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’a büyük bir gönül huzûruyla:

“–Allah ve Rasûlü’nü bıraktım!..” demişti.[24]

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbından hiçbirinin malını tamamıyla infâk etmesine izin vermez, yalnız Ebû Bekir’e müsâade ederdi. Zîrâ bütün malı-mülkü infâk ettikten sonra yaşanabilecek fakr u zarûret içinde, nefs ve şeytanın iğvâsıyla, gönüllerde bir pişmanlık peydâ olması muhtemeldir. Böyle bir pişmanlık ise, yapılan hayır ve hasenâtın fazîletini yok edip, ecrini zâyî eder. Fakat Hazret-i Sıddîk’ın gönül âlemi, Allah ve Rasûlü’nün muhabbetiyle perçinlenmiş, aslâ sarsılmaz bir îman kalesi gibiydi.

Nitekim Hazret-i Sıddîk’ın Mîrac hâ­di­se­sin­de ser­gi­le­di­ği kal­bî sar­sıl­maz­lık ve te­red­düdsüz bir şekilde Allah Ra­sû­lü’nü tas­dîk edi­şi de, an­cak kal­bi­nin ka­zan­dı­ğı îman kuvvetiyle îzâh olu­na­bi­lir. Onun bu kalbî mukâvemetini ifade sadedinde Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“Hazret-i Ebû Bekir, hiçbir (menfî) rüzgârın tesir edemediği bir dağ gibidir.” buyurmuştur.

Hakîkaten Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, birçok defâ Allah yolunda bütün servetini cömertçe fedâ ettiğinden, fakr u zarûret içinde kaldığı zamanlar olmuştu. Fakat Allah ve Rasûlü’nün hoşnutluğu, ona bütün dünyevî sıkıntıları bir lezzet hâline getirmiş, büyük bir gönül huzûru ve rızâ hâli içinde yaşamasını sağlamıştır.

Nitekim Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- onun bu hâlini şöyle ifade buyurmuştur:

“Yeryüzünde yaşayan bir ölü (yâni nefsânî arzularını bertaraf etmiş birini) görmek isteyen, Ebû Bekir’e baksın!” (kaynak)

Tevâzû ve “Hiçlik” İklîmi

İşte kendi varlık ve benliğinden sıyrılarak âdeta Allah Rasûlü’nde var olan Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, bu şekilde Muhammedî ahlâkın canlı bir misâli olmuştu. O da Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- gibi kendi derdini unutmuş, şefkatte zirveleşmiş, ümmetin derdiyle dertlenmişti. “Nefsî, nefsî” hodgâmlığından geçmiş; “ümmetî, ümmetî” diğergâmlığına ermişti. Onun bu hâli, duâlarına şöyle aksediyordu:

“Yâ Rabbî! Benim vücûdumu cehennemde o kadar büyüt ki, başka kullarına orada yer kalmasın!..”

Şüphesiz ki onun bu ifadesi, hem şefkat ve merhametinin büyüklüğünü, hem de Allah korkusu sebebiyle nefsini nasıl bir tevâzû ve “hiçlik” iklîminde hakîr ve zelîl gördüğünü dile getiriyordu.

Ümmetin en fazîletlisi olan Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, halîfe seçildiğinde de minbere çıkarak büyük bir tevâzû içinde şöyle hitâb etti:

“Ey insanlar! En hayırlınız olmadığım hâlde sizin başınıza halîfe seçilmiş bulunuyorum. Şayet vazîfemi hakkıyla yaparsam bana yardım ediniz. Yanlış hareket edersem bana doğru yolu gösteriniz…” (İbn-i Sa’d, III, 182-183; Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, s. 69, 71-72; Hamîdullah, İslâm Peygamberi, II, 1181)

Yâni o büyük sahâbî, “îkaz ve tembih kabûl etme” fazîletini de büyük bir tevâzu ve olgunlukla yaşadı. Halk kendisine bey’at ederken de şöyle buyurdu:

“Ben, hiçbir zaman hilâfet istemedim, ona rağbet de etmedim. Gizli ve âşikâr hiçbir şekilde bunu Allah’tan dilemedim. Çünkü (mes’ûliyet endişesinden dolayı) halîfelikte bana rahatlık yoktur.”

Gerçekten de Ebû Bekir -radıyallâhu anh- halîfe olunca, önceki hayâtına göre daha mütevâzı, daha zâhidâne, daha müstağnî bir hâle bürünmüştü. Halîfe olmadan önce çevresindeki yetim kızların koyunlarını sağıverir, ihtiyaçlarını karşılardı. Halîfe olduktan sonra komşuları, artık onun meşgalelerinin artacağını, belki hayat şartlarının değişeceğini, bundan böyle yetimlerin koyunlarını sağmayacağını düşünmeye başlamışlardı. Ancak değişen bir şey olmadı. O, aynı mütevâzı hâliyle yetimlerin koyunlarını sağmaya ve ihtiyaçlarını bizzat karşılamaya devâm etti. (Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, s. 80; Sarıçam, Hz. Ebû Bekir, s. 82)

Halîfeliğinden önce de sonra da aslâ dünyâya meyletmedi. Tıpkı Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gibi, bütün arzusu; âhiret yolculuğunu, ilâhî vuslat iştiyâkı içinde ve dünyâ sıkletlerinden âzâde bir gönül huzûruyla tamamlamaktı. Bu sebepledir ki vefâtına yakın, büyük bir istiğnâ hâli içinde, kendisine âit bir arâzinin satılıp halîfeliği müddetince zarûreten aldığı maaşların devlet hazinesine geri ödenmesini vasiyet etti. (İbn-i-Esîr, el-Kâmil, II, 428-429)

Muvâzene ve Îtidâl Numûnesi

Hayâtında muazzam bir ilâhî denge vardı. Her zaman büyük bir tevâzû ve mahfiyet sergiledi, ancak aslâ zillet ve acziyet göstermedi. Dâimâ vakarlı oldu, fakat gurur ve kibre kapılmadı. Son derece affedici, müsâmahakâr, mülâyim ve yumuşak huylu yaşadı, fakat gerektiğinde de sert ve cesur olmasını bildi. Her hâliyle büyük bir muvâzene ve îtidâl numûnesiydi.

Bütün bu sıfatlarıyla o, Hazret-i Peygamber’in emirlerine muhâlefete aslâ tahammül göstermedi. İslâm’ın sebatkâr bir müdâfii oldu. Dînin hükümlerinden hiçbir şekilde taviz vermedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra başgösteren irtidat (dinden dönme) ve zekât mükellefiyetini reddetme hareketlerine karşı büyük bir dirâyet ve kararlılıkla mukâvemet gösterdi ve:

“–Şayet zekât mallarından küçücük bir ip parçasını bile benden saklayıp onu vermezlerse onlara savaş açarım!..” dedi. Böylece fitnenin büyümesine mânî oldu ve dîni tahrîfe sebep olacak bütün kapıları kapattı. Onun bu kat’î ve cesur tavrına, adâlet ve celâdet âbidesi Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bile gıpta etmiş ve hayran kalmıştır.[25]

Hâsılı o yüce sahâbî, dâimâ sıdkıyet makâmında yaşadı ve yaşatmaya çalıştı. Bu noktada onun bizlere olan îkaz ve nasihatleri, o yüce makâma kapı açabilecek değer ve kıymettedir. O, sadâkat timsâli yaşayışı ile eşsiz bir numûne olurken bu yaşayışın sırlarını ifade eden hikmet incileriyle dolu sözleriyle de mü’min gönüllere hayat düsturu oldu. İşte onun, her biri birer hikmet ve hakîkat hazinesi olan sözlerinden bâzıları:

Hazret-i Ebû Bekir’den Hikmetli Sözler

“Allâh ile mahlûkâtından hiçbiri arasında bir neseb bağı yoktur. Allâh’a yakınlık, ancak O’na itaat ve emirlerine tâbî olmakla mümkündür.”

“Allah, kulunun amelsiz sözünden râzı olmaz.”

“Çok söz, kişiyi unutkan yapar.”

“NE SÖYLEDİĞİNİ, NE ZAMAN SÖYLEDİĞİNİ VE KİME SÖYLEDİĞİNİ İYİ DÜŞÜN!”

“Hakk’ı tanıyan âriflerin kölesi ol!”

“Sana yol göstermek isteyenden hâlini gizleme! Aksi takdirde kendini aldatırsın.”

“Kendini ıslah et ki insanlar da sana karşı iyi davransınlar.”

“Dört kimse Allâh’ın sâlih kullarındandır:

1. Tevbe eden kişiyi gördüğü zaman sevinen.

2. Günahkârların affı için Rabbine yalvaran.

3. Din kardeşine gıyâbında duâ eden.

4. Kendinden muhtaç kişiye yardım ve hizmette bulunan.”

“Benim nezdimde sizin en kuvvetliniz, hakkını alıncaya kadar, zayıf olan kimsedir. En zayıfınız da ondan başkasının hakkı alınıncaya kadar, güçlü kimsedir.”

“Îman sadece câmilerde, mal cimrilerde, silah korkaklarda, yetki zayıflarda olursa işler bozulur.”

“Akıllı kimse takvâ sâhibi olan, akılsız da zâlim olandır.”

“Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de vereceğini va’dettiği mükâfâtı azap ile birlikte zikretti ki bu vesîleyle kul ibâdete rağbet etsin ve azaptan korksun.”

“Bir hayrı kaçırırsan onu yakalamaya çalış, elde edince de onu geçmeye bak, daha güzelini yapmaya gayret et!”

“İnsanlara iyilik etmek, kişiyi âfetlerden ve belâlardan muhafaza eder.”

“Şöhretten kaç ki şeref seni takip etsin. Ölüme karşı hazırlıklı ol ki sana hayat verilsin.”

“Hiçbir belâ yoktur ki ondan daha kötüsü olmasın.”

“Sabırda zarar, hüzün ve telaşta fayda yoktur.”

“Sabır îmânın yarısı, yakîn ise tamamıdır.”

“Allah’tan âfiyet isteyiniz. Hiç kimseye yakînden (kat’î bir îmandan) sonra âfiyetten daha fazîletli bir şey verilmemiştir.”

“Bana göre âfiyette olup şükretmem, imtihan edilip sabretmemden daha makbûldür.”

“Dünyâ mü’minlerin pazarı; gece ile gündüz sermâyeleri; güzel ameller ticâret malları; cennet kazançları; cehennem de zararlarıdır.”

“Hazret-i Peygamber’e salevât getirmek günahları, suyun ateşi söndürmesinden daha çabuk yok eder. Ona (muhabbet ve ihlâsla) selâm göndermek pek çok köle âzâd etmekten daha fazîletlidir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i sevmek ise, riyâzat ve mücâhededen, Allah yolunda kılıç sallamaktan daha üstündür.” (Bağdadî, Târihu Bağdâd, VII, 161)

“Allah dostları (mizaçlarına göre) üç sınıftırlar. Her üç sınıf, üçer alâmetle bilinir:

Birinci sınıf (Hak dostları), havf (korku) hâlinde olanlardır. Bunlar;

1. Dâimâ mütevâzıdırlar.

2. Hayır-hasenâtları ne kadar çok olsa da onu az görürler.

3. En küçük hatâlarını bile büyük görürler. (Zîrâ kime karşı günah işlediklerinin farkındadırlar.)

İkinci sınıf (Hak dostları), recâ (ümit) sâhibi kimselerdir. Bunlar da;

1. Her hâl ve hareketlerinde insanlara fazîlet ve güzellikler sergileyerek örnek olurlar.

2. Mallarını Hak yolunda sarf ederek insanların en cömertlerinden olurlar.

3. Allâh’ın kullarına karşı dâimâ hüsn-i zan içindedirler.

Üçüncü sınıf (Hak dostları) ise, aşk ve muhabbet vecdiyle Rabbine ibâdet eden (ârifler)dir. Bunlar da;

1. Sevdikleri şeyleri (Allâh için) infâk ederler.

2. Her hâl ve hareketlerinde Allah rızâsını hedeflerler, bu yüzden câhillerin kınamalarına aldırmaz, onların kaba davranışlarından rahatsız olmazlar.

3. Nefislerine ağır gelen şeyleri nefislerinin muhâlefetine rağmen îfâya çalışırlar; bütün hâl ve hareketlerinde Allâh’ın emir ve nehiylerine itaat ederler.” (İbn-i Haceri’l-Askalânî, Münebbihât, s. 94-95)

İşte Hazret-i Ebû Bekir, bu üç sınıf Hak dostlarının bütün hâl ve sıfatlarını kendisinde cem etmiş mübârek bir İslâm şahsiyetiydi. Rabbimiz, O’nun bu hikmetli öğütlerinden lâyıkıyla istifâde etmeyi ve güzel hâllerinden feyz almayı cümlemize nasîb eylesin. Bizleri, onun dostluk halkasına dâhil olanlardan kılsın! Zîrâ dostluğun kaynağına Allah ve Rasûlü’nde erişen Hulefâ-i Râşidîn, Ashâb-ı Kirâm, Hak dostları ve onlara güzelce tâbî olanlar, Rabbimizin lutfuyla ebedî saâdet kervanının bahtiyar yolcularıdır.

Sözlerimize, Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın şu samîmî niyazlarına gönülden âmîn diyerek son verelim:

“Allâh’ım! Ömrümün en hayırlı devresi sonu, amellerimin en hayırlı kısmı neticeleri, günlerimin en hayırlısı da Sana kavuştuğum gün olsun.”

(Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, s. 103)

“Allâh’ım! Bana hayırdan lutfettiğin en son şey, rızâ-yı şerîfin ve Naîm Cennetleri’ndeki yüksek dereceler olsun!” (Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, s. 103)

Âmîn…

 
Siz bu yazıyı okuyan counter şanslı kişiden birisiniz..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

1 9