script src='http://ajax.googleapis.com/ajax/libs/jquery/1.2.6/jquery.js' type='text/javascript'/>

Ahmed Ibni Idris - 3. Vird-i Serif: ISTIGFAR-I KEBIR

 
KENDILERINI OKUYANIN GÖKLERIN VE YERIN ANAHTARLARINA MALIK OLACAGI ÜC VIRD-I SERIF
 
 
Ahmed Ibni Idris - 3. Vird-i Serif: ISTIGFAR-I KEBIR

RAMAZAN-I ŞERİF AYI' nın Faziletleri & Oruç Sohbeti (eski Kayıt)



RAMAZAN-I ŞERİF AYI' nın Faziletleri & Oruç Sohbeti (eski Kayıt)

Ramazan'ı Şerif Ayı


Ramazan ayı ayların efendisidir. On bir ayın Sultanıdır. Kuranın inişi bu ayda başlamıştır. Mevla Teala Kuranı Kerimde, Kadir gecesinin ismini zikrettiği gibi, Ramazan ayının ismini de zikretmiş ve Onu methetmiştir.

Ramazan-ı şerif ayı, Allah-u Telanın bu ümmete rahmet ettiği, günahlarını mağfiret buyurduğu ve cehennemden kurtardığı bir aydır. Nitekim Efendimiz: “Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret sonu da cehennemden kurtuluştur.” buyurdu.

Ramazan ayı bu ümmetin ayıdır. Fazileti büyük, kazancı çoktur. Bu aya hürmet etmeli tazim etmelidir. Efendimiz buyurdular ki: “Eğer kullar Ramazan ayında neler olduğunu bilseydiler, elbette ümmetim bütün senenin Ramazan olmasını isterlerdi.” Allah dostları altı ay önceden “Ya Rabbi bizi Ramazan ayına ulaştır” diye dua ederlermiş.

Çünkü bu aydaki manevi kazancın büyüklüğünü bildikleri için, bu ayı kaçırmak istemiyorlar. Ramazan ayı gerçekten de büyük bir manevi ticaret mevsimidir. İbni Abbas r.a’ın rivayet ettiği uzun bir hadisi şerifte Efendimiz şöyle buyurmuştur:  “Cennet seneden seneye Ramazan ayının girmesiyle süslenir ve temizlenir.

Ramazan ayının ilk gecesi olduğu zaman arşın altından Mesire denen bir yel (Tatlı bir rüzgar) eser. Esen bu yelle cennet kapılarının halkaları vurmaya başlar. Cennetteki ağaçların yaprakları birbirine değer. Bu sürtünmeden öyle güzel sesler, nağmeler çıkar ki, hiç kimse bundan daha güzel bir ses ne duymuş ne de işitmiştir.

Cennetteki huri kızları da süslenip cennetin balkonlarına çıkarlar. Cennetin bekçisi Rıdvana sorarlar.“Bu gece ne gecedir.?”Rıdvan der ki: “Ey cennet Hurileri! Bu gece Ramazan ayının ilk gecesidir Cennet kapıları Muhammed ümmetine açıldı.”       Yine Ramazan ayının ilk gecesi Allah-u Teala, cennetin bekçisine emreder “Ey Rıdvan! Cennetin kapılarını aç!” Cehennem bekçisi Malike de: “Oruç tutanlara cehennem kapılarını kapa!”diye emreder.

Cebraile ise “Ey Cebrail! Sende yeryüzüne in azgın şeytanları bir yere hapset. Zincirlerle bağla ve onları engin denizlere bırak. Ta ki Habibim Muhammed ümmetinin oruçlarını bozamasınlar.” Bu hazırlıklar bu ümmet için. Ehli cennet bizim için seferber oldu hazırlık yapıyorlar. Peki bizim Ramazan ayına hazırlığımız var mı?Ramazan ayı bu ümmetin ayıdır. Fazileti büyük, kazancı çoktur. Bu aya hürmet etmeli tazim etmelidir.

Efendimiz buyurdular ki: “Eğer kullar Ramazan ayında neler olduğunu bilseydiler, elbette ümmetim bütün senenin Ramazan olmasını isterlerdi.” Allah dostları altı ay önceden “Ya Rabbi bizi Ramazan ayına ulaştır”diye dua ederlermiş. Çünkü bu aydaki manevi kazancın büyüklüğünü bildikleri için, bu ayı kaçırmak istemiyorlar. Ramazan ayı gerçekten de büyük bir manevi ticaret mevsimidir. İbrahim Nehâî rahimehüllah buyurdu ki: “Ramazanı şerifteki bir oruç bin oruçtan, bir  tesbih ramazanı şerif dışındaki bin tesbihten,

bir rekat diğer aylardaki bin rekattan üstündür.”Efendimiz aleyhissalatü vesselam Ramazan ayının gelmesiyle çok sevinir ve Ashabına da bunu müjdelerdi. Selman-ı Farisi radıyallahü anh der ki: “Resülüllah aleyhissalatü vesselam Şaban ayının sonunda bize hitap edip şöyle buyurdu:“Ey insanlar! Çok büyük ve mübarek bir ay sizi gölgeledi.(çok yaklaştı) o kendisinde bin aydan hayırlı bir gece bulunan bir aydır.

Allah-u Teala onun gündüzlerinde orucu farz,  gecesinin kıyamını (teravih namazını) da nafile kıldı. Her kim onda bir hayırla Allah’a yaklaşırsa, diğer aylarda, bir farz eda etmiş gibi olur. Onda bir farz eda eden Ramazan ayının dışında yetmiş farz eda etmiş gibi olur. Bu ay sabır ayıdır. Sabrın sevab ve karşılığı ise cennettir.

Her Kim Bir Belaya Ugrayan Kisiyi Gördügünde Bu Dua´yi Okursa...

 
Her kim bir belaya ugrayan kisiyi gördügünde bu duayi okursa, o bela ne olursa olsun bunu söyleyen kisi yasadigi müddetce ondan afiyete kavusturulur.
 
 
"Elhamdülillâhillezî âfânî mimmebtelâke bihî ve feddalenî alâ kesîrim mimmen halega tefdîylâ"
 
 
Cübbeli Ahmet Hoca - Dua´nin gectigi sohbet
 
 
 
 

MÜSLÜMAN KADININ MAHREMLERİ

 
MÜSLÜMAN KADININ MAHREMLERİ
 VE HEMCİNSLERİ YANINDA ELBİSESİNİN HUDUDU VE KURALLARI 
Bu risale Nasır bin Hamad el-Fahd ve Abdurrahman el-Suheym’ in 
 لباس المراة امام النساء isimli eserlerinden derlenmiştir… 
Tercüme: Ebu Yusuf
 
 
Allah Subhanehu ve Teala kadınların değerlerini yükseltmek, sıradan olmalarını ve hayasızlıklarını engellemek ve toplumları rezilliklerden korumak için hicabı kadınlara farz kılmıştır. Bundan dolayı kadınlar için örtünmek ve açılıp saçılmayı gerektirecek şeylerden korunmak esastır.
Hal böyle olunca İslam, kadınlara elbiselerini başlarından aşağı indirmelerini, mahremlerinden [1] başka kimselere ziynetlerini göstermemelerini, evlerinde oturmalarını emretmiş ve cahiliyedeki gibi açılıp saçılmaktan nehyetmiş, erkeklerle baş başa kalmayı, onlarla içli dışlı olmayı ve mahrem olmadan sefer etmeyi yasaklamıştır. Bunların hepsi kadınları ve erkekleri fitnelerden ve toplumları çöküşten korumak içindir. 

            Kadının mahremleri ve hemcinsleri yanında kıyafeti meselesi maalesef birçok kadının umursamadığı ve taviz verdiği meseledir. Biz bu değerli risalede Müslüman kadının mahremleri ve hemcinsleri yanında elbisesinin hudununu, kurallarını ve ölçülerini Allah’ın bize verdiği kudret nispetiyle işleyeceğiz. Allah’tan bu ameli kabul etmesini dileriz… 

Şeriatta kadının avreti:  Sahih olan görüşe göre kadının başka bir kadınla birlikte olduğunda avreti; tıpkı mahremleriyle beraberliğindeki avreti gibidir. 

            O halde kadının diğer kadınlara ve mahremlerine ziynet ve abdest yerlerini göstermesi caizdir. “Sadece kadınlar var” düşüncesiyle kadının onların yanında açılıp saçılmasına gelince; bunun Allah’ın diniyle hiçbir alakası yoktur. 

  “Kadının kadınla avretinin ölçüsü, tıpkı erkeğin erkekle avretinin ölçüsüdür” 

–yani diz ve göbek arası- görüşü doğru değildir. [2] Bu konuda ilimden bir delil ve bunu kanıtlayan hiçbir sahih veya zayıf hadis bulunmamaktadır. Bilakis kitap ve sünnetteki naslar az önce zikrettiklerimizi onaylamaktadır. 

BİRİNCİ DELİL: “Ziynetlerini kendi kocalarından yada babalarından yada oğullarından yada kocalarının oğullarından yada kendi kardeşlerinden yada kardeşlerinin oğullarından yada kız kardeşlerinin oğullarından yada kendi kadınlarından yada sağ ellerinin altında bulunanlardan yada kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz yada iktidarsız) hizmetçilerden yada kadınların henüz avret yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Hep birlikte Allah’a tevbe edin ey Müslümanlar! Umulurki felah bulursunuz.” (Nur: 31)

            Bu ayetteki delalet veçhine gelince; Allah kadınları, mahremlerden sonra  ve “sağ elin altındakilerden” önce zikretmiştir. [3]Bundan ötürü kadınların diğer kadınlarla birlikteliğinde hüküm; ayette kendilerden önce ve sonra zikredilenlerin hükmüdür. 

            Eğer dikkat edilirse Allah azze ve celle bu ayette amca ve dayıları zikretmemiştir. Fakat bu onların mahrem olmadıkları anlamına gelmez.. 

            İkrime, Eş-Şabi, Süfyan es-Sevri ve seleften bir çoğundan rivayet olunuyor ki: “Amca ve dayı o ayette zikredilmez, çünkü o ikisi oğullarına nispet edilmektedir. Bundan ötürü kadın amca ve dayısının yanında örtüsünü açamaz. Kocasına gelince; başkası yanlarında olmadığı sürece kadın onun için istediği kadar süslenebilir.”

            İşte bu ayet ziynetin kimlere gösterileceğini belirlemiştir… o halde yabancı erkeklere “süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç” (Nur: 31) 

            İbn-i Mes’ud (r.a) şöyle der: “Ziynet ikiye ayrılır:

1-    Görünen ziynet: Elbisedir.

2- Gizlenen ise: Halhal, küpe ve bileziktir.” [4]

            İbni Cerir (r.h) der ki: “Mahremi olmayan insanlara –kadınlara – ziynetlerini göstermesinler.

             “Ziynetlerini kendi kocalarından yada babalarından başkasına göstermesinler” (Nur31) kastedilen ziynete gelince; bunu İslam alimleri izah etmişlerdir:

            Seleften Beyhaki (r.h) şöyle demiştir: “(Ayette zikri geçen) O insanlara gösterilecek ziynete gelince; küpesi, kolyesi ve bileziğidir. Halhalını, mi’datesini [5] boğazına ve saçına gelince onları kocasından başkasına gösteremez. Mücahid (r.h)’ın şöyle dediğini rivayet ediyoruz: “Kastedilen –ziynet- ; küpeler, elin dirseğe kadar olan kısmı ve ayaklardır. Batıni ziynetini kocasından başka kimseye göstermemesi en efdalidir. Kendiliğinden görüneni ise bunun dışındadır.” 

            Beyhaki (r.h) ‘ın “O insanlar” sözünden; ayette kocadan başlayıp, kadınların avret yerlerini henüz tanıyamayan çocuğa kadar zikri geçen tüm mahremler kastedilmiştir. Sonra Beyhaki (r.h) kocayı istisna kılmıştır.         

İKİNCİ DELİL: “Şer’i delillerin umumu kadınların –tamamen- avret olduğunu ve örtünmelerinin gerekli olduğuna işaret etmektedir. 

            Tirmizi’nin, İbni Huzeyme ve İbni Hibban’ın sahihlerinde İbn-i Mes’ud (r.a) dan rivayet olunuyor: Nebi (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kadın avrettir.” 

            Bu hadis kadının aslen tamamıyla avret olduğuna delalet etmektedir. Başka bir delil aksine işaret etmediği sürece hadisten hiçbir şey müstesna kılınamaz. Sahabenin ameli de buna delalet etmektedir; kadının diğer kadına yüz, el, ayak, saç, boyun gibi çoğunlukla görünen yerlerini göstermesi caizdir. Bunun dışındakilere gelince; kadınlara yada mahremlere gösterileceğine dair hiçbir delil bulunmamaktadır. Bilakis bu konuda asıl olan men edilmesidir.

 Seleften el-Kettan (r.h) [6] şöyle der: 

Ahmed Ibni Idris - 2. Vird-i Serif: SALAT-I AZIMIYYE

KENDILERINI OKUYANIN GÖKLERIN VE YERIN ANAHTARLARINA MALIK OLACAGI ÜC VIRD-I SERIF
 

2.) SALAT-I AZIMIYYE
 


Son Nefes


Cenâb-ı Hak, bekâ sıfatını bu âlemde yalnız kendisine tahsis buyurmuştur. Onun için onun yüce zâtından başka her varlık fânîdir. Nitekim âyet-i kerîmede:

“Yeryüzünde bulunan her şey fânîdir…” (er-Rahmân, 26) buyurulmuştur.

Bunun tecellîsi de:

“Her can, ölümü tadacaktır.” (el-Enbiyâ, 35) beyânı üzere ölüm iledir.

Bu itibarla bilhassa insanın her dâim bu gerçeği tefekkür ile yaşaması zarûrîdir. Bunun için bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (Kâf, 19)

İnsan ki, bu fânî dünyâya bir imtihan için gönderilmiştir. Dolayısıyla onun en büyük gâyesi, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanıp Dâru’s-selâm’a, yâni selâm ve saâdet evi olan cennete nâil olmaya çalışmak olmalıdır. Bunun da yolu:

“O gün ne mal fayda verir, ne evlâd!.. Ancak kalb-i selîm ile gelenler müstesnâ!..” (eş-Şuarâ, 88-89) hakîkatinin muhtevâsına girebilmektir.

Bu da, nefs terbiyesi ile mümkündür. Nefs terbiyesinin özü de, Rasûlullâh -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-’e tam teslimiyet, bağlılık ve itâattir. Yâni yirmi üç senelik nebevî hayattan, daha doğrusu Hazret-i Peygamber -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-’in gönül iklîminden hisse alabilmektir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’i Cebrâil -Aleyhisselâm- vâsıtasıyla Rasûlullâh -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-’in kalbine indirmiştir. Dolayısıyla Rasûlullâh -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-’in bütün ibâdet, söz, davranış ve muâmelâtı, Kur’ân-ı Kerîm’in tefsiri mâhiyetindedir. Bu hakîkatler çerçevesinde Hazret-i Peygamber -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-’in kalb âleminden lâyıkıyla nasip almak için, onu candan, maldan, ehl ü ıyâlden ve sâir her şeyden daha çok sevmek şarttır. Bu muhabbet kulu, Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetiyle yoğurur. Yâni ona muhabbet, Allâh’a muhabbet, Allâh’a muhabbet de ona muhabbettir. İşte vuslat için gönlün, bu kıvâma ulaşması zarûrîdir.

Bütün bunlar, son nefese hazırlığın en güzel adımlarıdır. Nasıl ki bardağa düşen son damla, önceki damlalara göre iş görüp bardağın taşmasına sebep oluyorsa, daha önceki nefeslerimiz de böyledir. Yâni son nefesimiz, evvelki nefeslerimize göre bir netice hâsıl eder. Onun için, son nefese hazırlık, şu an aldığımız nefesleri nasıl kullandığımıza bağlıdır. Ömrünü Allâh ve Rasûlullâh aşkı ile geçiren ve bu istikamette amel-i sâlihlerle süsleyen has kullar, son demlerinde kelime-i şehâdet ile huzûr içerisinde göçerler. Yâni Hazret-i Peygamber -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-’in şu müjdesine nâil olurlar:

“Bir kimse son nefeste (hâlisan) kelime-i tevhîd getirirse, cennete girer…” (Hâkim, Müstedrek, I, 503)

Yâni bir ömür kelime-i tevhîd ikliminde yaşayanlar, son demde onunla Hakk’a yolculuk ederler. Çünkü onlar, vakitlice kelime-i tevhîddeki «lâ» ile bütün fânî, izâfî ve nefsânî takıntıları ve putları gönülden silip atmışlar ve «illâ» ile kalbe yalnız Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetini doldurmuşlardır.

Bilmelidir ki şu kâinât, kudret eliyle kurulmuş, binbir nakışla tezyîn edilmiş fânî bir ikâmetgâhtır. Kâinatta hiçbir şey gâyesiz yaratılmamıştır. İnsanoğlu için dünya hayatının gâyesi, âhiret saâdetini elde edebilmektir. Bu sebeple Rabbimiz, biz kullarını şöyle îkaz buyuruyor:

“Ey îmân edenler! Allâh’a karşı, O’nun azamet-i ilâhiyyesine göre takvâ üzere olun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)

Her hayat sâhibinin başından mutlakâ geçecek olan ölüm, fânî hayâta büyük vedâ ânı ve her canlının şahsına münhasır yaşayacağı husûsî bir kıyâmettir.

Şunu unutmamalıdır ki, insanoğlu aslında her gece ve gündüz, farkında olarak veya olmaksızın, sayısız ölüm sebepleri ile karşı karşıyadır. Ölüm, insanı her an pusuda beklemektedir. Hazret-i Mevlânâ Mesnevî’sinde şöyle buyurur:

“Aslında her an, canının bir cüz’ü ölüm hâlindedir. Her an, can verme zamanıdır ve her an, ömrün tü­kenmektedir.”

Gerçekten hergün şu fânî hayattan bir gün daha uzaklaşırken kabre bir adım daha yaklaşmıyor muyuz? Hergün ömür takvimimizden bir sayfa kopmakta değil midir?

Hayatın sel misâli akışı karşısında insanın gâfil olmaması için yine Hazret-i Mevlânâ şu îkâzda bulunur:

“Ey insan! Aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki hâlini ve bir binânın günün birinde harâbe hâline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!..”

Esma'ul Hüsna 55. İsm-i Şerif

Esma'ul Hüsna 55. İsm-i Şerif
 

EL-FIKHU'L-EKBER - İmam-ı Azam Ebu HANİFE


 
 Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
 
Tevhidin aslı, buna iman etmenin en doğru yolu şudur: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna, hesap, mizan, cennet ve cehenneme inandım, bunların hepsi de haktır, demek gerekir.
Yüce Alah, sayı yönüyle değil, ortağı olmaması yönüyle birdir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır, ona hiç bir şey denk değildir. O yarattıklarından hiç birine benzemez. İsimleri, zâti ve fiilî sıfatlarıyla daima var olmuş ve var olacaktır.
Allah'ın zâtı sıfatları; hayat, kudret, ilim, kelam, semi, basar, ve irade sıfatlarıdır. Fiilî sıfatlar ise, tahlik (yaratma), terzik (rızık verme) inşa (yapma), ibda (örneksiz yaratma) ve sun' (san'atla yaratma) ve diğer fiilî sıfatlardır.
Allah, sıfatları ve isimleri ile var olmuş ve var olacaktır. Onun isim ve sıfatlarından hiç biri sonradan olma değildir. O ilmiyle daima bilir, ilim onun ezelde sıfatıdır. O kudretiyle daima kadirdir, kudret onun ezelde sıfatıdır. Kelamı ile konuşur, kelam onun ezelde sıfatıdır. Yaratması ile daima haliktır, yaratmak onun ezelde sıfatıdır. Fiili ile daima faildir, fiil onun ezelde sıfatıdır. Fail Allah'tır, fiil ise onun ezelde sıfatıdır. Yapılan şey, mahlûktur. Yüce Allah'ın fiili ise mahlûk değildir. Allah'ın ezeldeki sıfatları mahlûk ve sonradan olma değildir. Allah'ın sıfatlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen yahut tereddüt eden veya şüphe eden kimse Yüce Allah'ı inkâr etmiş olur.
 Kur'anı Kerim, Allah kelamı olup, mushaflarda yazılı, kalplerde mahfuz, dil ile okunur ve Hz. Peygamber'e indirilmiştir. Bizim Kur'anı Kerimi telaffuzumuz, yazmamız ve okumamız mahlûktur, fakat Kur'an mahlûk değildir. Allah'ın Kur'an'da belirttiği Musa ve diğer peygamberlerden, firavun ve İblis'ten naklen verdiği haberlerin hepsi Allah kelamıdır, onlardan haber vermektedir. Allah'ın kelamı mahlûk değildir, fakat Musa'nın ve diğer yaratılmışların kelamı mahlûktur. Kur'an ise onları değil, Allah'ın kelamı, kadim ve ezelidir.
Allah'ın “Allah Musa'ya hitap etti”(1) ayetinde belirttiği gibi, Musa Allah'ın kelamını işitti. Şüphesiz ki Allah, Musa ile konuşmasından Önce de, kelam sıfatı ile muttasıftı. Yüce Allah yaratmadan da ezelde yaratıcı idi. Allah, Musa'ya hitap ettiğinde, ezelde sıfatı olan kelamı ile konuştu. Onun sıfatlarının hepsi, mahlûkların sıfatlarından başkadır. O bilir fakat bizim bildiğimiz gibi değil. O kadirdir fakat bizim gücümüzün yettiği gibi değil. O görür fakat bizim görmemiz gibi değil. O işitir fakat bizim işittiğimiz gibi değil. O konuşur fakat bizim konuşmamız gibi değil. Biz uzuvlar ve harflerle konuşuruz. Oysaki uzuvsuz ve harfsiz konuşur. Harfler mahlûktur fakat Allah'ın kelamı mahlûk değildir.
Allah bir şey(varlık)dir, fakat diğer şeyler gibi değildir. Onun varlığı cisim, cevher, araz, had, zıd, eş ve ortaktan uzaktır. Onun Kur'an'da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah'ın Kur'an'da zikrettiği el, yüz ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz sıfatlardır. Onun eli kudreti veya nimetidir denilemez. Zira bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. Bu, Kaderiyye ve Mutezile'nin görüşüdür. Onun elinin, keyfiyetsiz sıfat olması gibi, gazabı ve rızası da keyfiyetsiz sıfatlarından iki sıfattır.
Allah, eşyayı bir şeyden yaratmadı. Allah, eşyayı oluşundan önce, ezelde biliyordu. O, eşyayı takdir eden ve oluşturandır. Allah'ın dilemesi, ilmi, kazası, takdiri ve Levhi Mahfuz'daki yazısı olmadan, dünya ve ahirette hiç bir şey vaki olmaz. Ancak onun Levhi Mahfuz'daki yazısı, hüküm olarak değil, vasıf olarak yazılıdır. Kaza, kader ve dilemek, onun nasıl olduğu bilinemeyen sıfatlarındandır. Allah, yok olanı yokluğu halinde yok olarak bilir, onu yarattığı zaman nasıl olacağını bilir. Var olanı, arlığı halinde var olarak bilir, onun yokluğunun nasıl olacağını bilir. Allah ayakta duranın ayakta duruş halini, oturduğu zamanda oturuş halini bilir. Bütün bu durumlarda Allah'ın ilminde ne bir değişme, ne de sonradan olma bir şey hasıl olmaz. Değişme ve ihtilaf yaratılanlarda olur.
Allah insanları küfür ve imandan hâli olarak yaratmış, sonra onlara hitap ederek emretmiş ve nehyetmiştir. Kâfir olan; kendi fiili, hakkı inkar ve reddetmesi ve Allah'ın yardımını kesmesiyle küfre sapmıştır. İman eden de kendi fiili, ikrarı, tasdiki ve Allah'ın muvaffakiyet ve yardımı ile iman etmiştir.
Allah, Âdem'in neslini, sulbünden insan şeklinde çıkarmış, insanlara akıl vermiş, hitap etmiş, imanı emredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da onun Rab olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu, onarın imanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında sebat ve devam göstermiş olur.
            Allah, kullarının hiç birini iman veya küfre zorlamamış, onarı mü'min veya kâfir olarak yaratmamıştır. Fakat onları şahısslar olarak yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilleridir. Alan, küfre sapanı, küfrü esnasında kâfir olarak bilir. O kimse daha sonra iman ederse, imanı halinde mü'min olarak bilir, ilmi ve sıfatı değişmeksizin onu sever.

Ferec Duasi (Kurtulma Duasi)

 
Ferec Duasi (Kurtulma Duasi)
 

Peygamber Efendimiz (SAS) Gaybı Bilir mi?


 
Gaybi haberlerden ve ileride olacak olaylardan haber vermesi, Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in mucizelerindendir. Bu konuda varid olan Hadis-i şerifler, dibine ulaşılamayan ve nihayetine erişilemeyen bir okyanus gibidir. İşte bu mucizeler, onu nakleden ravilerin çokluğundan, varid olan haberlerin Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in gaybe muttali olduğunu ifade eden manada ittifak ettiğinden dolayı, bizlere kesinlik ifade eden tevatür yoluyla gelmiş, diğer mucizeler kabilindendir.


Bana, Ebu Bekir Muhammed bin Velid el-Fihri→ Ebu Ali Tusteri→ Ebu Ömer el-Haşimi→ Lü'lü→ Ebu Davud→ Osman bin Ebu Şeybe→ Cerir→ A’meş→ Ebu Vail, senedi ile Huzeyfe (r.anh)'tan rivayet ettiği hadiste o şöyle anlatıyor: Birgün Rasulullah (Sallâllâhu aleyhi vesellem) kalktı ve bizlere hitap etti. O günden, kıyamet gününe kadar olacak olaylardan anlatmadığı hiçbir şey bırakmadı. Bu anlatılanları ezberleyen ezberledi, unutan unuttu. İşte şu arkadaşlarım anlatılanları biliyorlar. Zira bir adamın, kendisinin yanında olmayan bir kişinin yüzünü unutup sonra onu gördüğünde onu hatırlaması gibi, ben de bu anlatılanlardan birisi vuku bulduğunda, onu biliyorum.


Huzeyfe şöyle devam ediyor: "Bilmiyorum, arkadaşlarım bu anlatılanları unuttular mı ya da Allah-u Teâlâ tarafından unutturuldular mı? Allah'a yemin olsun ki, Rasulullah (Sallâllâhu aleyhi vesellem) kıyamet gününe kadar fitne koparacak ne kadar kişi ve onların, sayıları üç yüz veya daha fazla olan yandaşları varsa hepsinin ismini, babasının ismini ve kabilesinin ismini zikretmiştir.Ebu Zer (r.anh) anlatıyor: "Rasulullah (Sallâllâhu aleyhi vesellem) bizleri terk ettiğinde, havada uçan kuşa kadar her şeyden bizlere bir bilgi vermişti." 

Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in ashabına bildirdiği ümmetinin düşmanları üzerlerine galip gelecekleri, Mekke'nin fethi, Beytü-l Makdis, Yemen, Şam ve Irak'ın fethini vaad etmesini, Güvenliğin sağlanacağı, öyle ki bir kadının Kufe'den, Mekke'ye Allah korkusundan başka bir korkusu olmadan yolculuk yapacağı, Medine'de savaş yapılacağı, (Bir rivayette Medine'nin virane haline geleceği) Bir gün sonra Hayber'in Ali (r.anh) komutasıyla fethedileceği, Allah Teâlâ'nın ümmetine vereceği dünya nimetlerini ve onların Kisra ve Kayser'in hazinelerini bölüştüğünü, ümmetinin arasında meydana çıkacak fitneler, ihtiraflar, sapkınlıklar ve kendilerinden öncekilerinin gittiği yoldan gideceklerini, ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağından, onlardan sadece bir fırkanın kurtulacağını, onların döşekleri olacağından, sabahleyin bir elbise akşamları başka bir elbise giyeceklerini, yiyecek dolu kapların biri gidip biri geleceğinden ve evlerini Kâbe'yi örttükleri gibi örtecekleri gibi, gaybi haberleri, sahih kaynak sahipleri ve imamlar kitaplarında tahriç etmişlerdir.
Sonra Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) hadisin sonunda şöyle buyurdu: "Sizin bugünkü haliniz o günden daha hayırlıdır" Onlar böbürlenerek yürüdükleri zamanda, Fars ve Rum kızları onlara hizmet ettiği zamanda Allah Teâlâ onların arasına düşmanlık verir ve onların şerli olanlarını hayırlı olanları üzerine musallat eder.


(Peygamber (Sallâllâhu aleyhi vesellem)’in haber verdiği gaybi haberlerden bazıları) ümmetinin Türklerle, Hazarlarla ve Rumlarla savaşması, Kisra'nın ve Farslıların ortadan kalkacağı, ondan sonra Kisra ve Farslıların gelmeyeceği, Kayser'in gideceği ve ondan sonra Kayser'in gelmeyeceği haberleridir. Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Rumların kıyamete kadar asırlık devletlerle devam edeceğini, (şöyle ki onların bir kralı helak olsa da peşine başka bir kral bırakacağı) İnsanların en hayırlılarının önde gideceğini, zamanın hızlı geçeceğini, ilmin kalkacağını, fitnelerin ve toplu ölümlerin ortaya çıkacağını haber vermiştir. Şöyle buyurdu (Sallallahu aleyhi vesellem) "Yaklaşan şerden Arapların vay ha-line..!


Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) için yeryüzü dürülerek ona doğusu ve batısı gösterilmiş ve ümmetinin mülkünün oralara kadar ulaşacağı bildirilmiştir. Ve böylede olmuştur. Ümmeti Muhammed’in mülkü hiçbir ümmetin sahip olamadığı kadar doğunun en uzak noktası Hindistan'ın bir ucundan batıda kendisinden sonra yerleşim olmayan Tanca sahillerine kadar uzanmıştır. Kuzey ve güney yönlerinde ise bu kadar ilerleyememiştir. (Zira hadisi şerifte Doğu ve Batı buyrulmuş, Kuzey ve Güney denilmemiştir.) Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Garb ehli kıyamete kadar doğruluk üzerine kalacaklardır." İbn-i Medini hadisteki "garb ehlinin" Araplar olduğunu söylemiştir. Zira Araplar kendilerine ait bir özellik olan "garb" adındaki kova ile su içerlerdi. Bir başkası ise kast edilenin "Mağrib ehli olduğunu söylemiştir. Nitekim hadiste de Mağrib ehline bu manada övgü gelmiştir. Ebu Ümame'den gelen başka bir rivayette: "Ümmetimden bir gurup her daim doğruluk üzerine olacak, düşmanlarına galip olacaklardır. Allah'ın hükmü onlara gelene kadar onlar bu hal üzeredirler" buyurdu. "Ya Rasulallah onlar nerededirler?" diye sorulunca, "Beytü-l Makdis'tedir" diye cevap verdi.

Abdulkadir Geylani (ra)´a Nispet Edilen Beraat Duasi

 Abdulkadir Geylani (ra)´a Nispet Edilen Beraat Duasi
 

Beraat Kandili


Cenab-ı Hak buyuruyor:

 


'Apaçık kitaba yemin olsun ki, Biz Kur'an-ı mübarek bir gecede indirdik. Biz, gerçekten uyarıcıyız. O mübarek gecede, her hikmetli iş katımızdan bir emirle ayırt edilir...'(Duhan, 44/1-4)

Ayette geçen, 'mübarek gece'den maksat; Berat  gecesidir. Kur'ânın bu gecede,  Yedinci semadan dünya semasına indirildi. Kadir gecesinde ise ilk kez Peygamber Efendimize indirilmeye başlandı.

Bu gecenin, dört adı vardır. "Mübarek gece", "Berae gecesi" "Sakk gecesi", "Rahmet gecesi". Ve denildi ki bununla Kadir Gecesi arasında kırk gün vardır. Berae ve Sakk gecesi denilmesi hakkında da denilmiştir ki, haraç tamamen alındığı zaman beraetlerini (temize çıkmalarını) dile getiren bir sened yazıldığı gibi, Allah Teâlâ da bu gece mümin kullarına beraet yazar. Ve denilmiştir ki bu gecede beş özellik vardır:

Bu gecenin beş özelliği vardır:

1) Bu gecede önemli işlerin seçimi ve ayırımı yapılır.

2) Bu geceyi ibadetle geçirenlere yardımcı olması amacıyla Allah tarafından melekler gönderilir.

3) Bu gece bağışlanma ve af gecesidir.

4) Bu gecede yapılan ibadetlerin fazileti çok büyüktür.

5) Bu gecede Peygamberimize şefaat yetkisinin tamamı verilmiştir. Bu yetkinin üçte biri Şaban'ın onüçüncü  günü, üçte biri Şaban'ın ondördüncü günü, geri kalan üçte biri de Şaban'ın onbeşinci günü verilmiştir.

Hazreti Âişe (ranha) bu gecenin fazileti hakkında şunları anlatıyor:

Günün birinde Hazreti Peygamber yanıma girdi. Elbisesini çıkardı. Aradan zaman geçmeden tekrar giyindi. Bunun üzerine beni şüphe, kıskançlık sardı. Ortaklarımdan birinin yanına gidecek sandım ve peşini takip ettim. Medine’nin kabristanı olan Bakîu’l-Garkad’da kendisine eriştim. Mü’minlere ve şehidlere istiğfar ve dua ediyordu. Kendi kendime: ‘Anam babam sana feda olsun! Sen Rabb’ının rızası uğrunda, ben ise dünya peşindeyim!’ diyerek döndüm. Soluk soluğa eve girdim. Arkamdan da Resülüllah (sav) girdi.

-Neden böyle hızlı nefes alıyorsun?’ dedi.

Ben,

-Anam babam uğruna feda olsun. Yanıma gelip elbisenizi çıkardıktan sonra tekrar giyindiniz, beni kıskançlık tuttu. Ortaklarımdan birinin yanına gideceğinizi zannettim. Nihayet sizi kabristana giderken gördüm, dedim.

Resul–ü Ekrem,

-Resülüllah sana haksızlık edecek diye mi korkuyorsun?’ dedi.

Ardından Cibril geldi ve şöyle dedi:

-Bu gece Şa’bân’ın on beşinci gecesidir. Cenabı Hak bu gecede Benî Kelb kabilesi koyunlarının sayısı kadar kimseyi cehennemden âzâd eder. Fakat bu gece Allah; müşriklerin, kincilerin, akrabalarıyla münasebeti kesenlerin, hayat ve ihtişamlarına mağrur olanların, ana ve babalarına isyan edenlerin, içki düşkünlerinin yüzlerine bakmaz.

Resul–ü Ekrem, elbisesini çıkardı.


-Bu gece ibadet etmeme müsaade eder misiniz? buyurdu.


-Evet, sana anam babam feda olsun, dedim.


Peygamber namaza kalktı. Secdeye kapanıp uzun müddet kaldı. Endişelendim, elimle yokladım. Elim, ayağının altına dokununca kımıldadı. Ben de sevindim. Secdede şöyle niyaz ettiğini işittim:


‘Allah’ım! azabından afvına, gazabından rızana sığınıyorum. Sen’den yine Sana iltica ediyorum. Şânın yücedir. Sana yaptığım senayı Senin kendine yaptığın senaya denk bulmuyorum. Sana lâyık bir surette hamd etmekten âcizim.’

Sabah olunca bunları Resul–ü Ekrem’e söyledim. O da,

- Yâ Âişe, bunları öğrendin mi? dedi.

-Evet yâ Resülüllah, dedim.

Resulü Ekrem;

-Bunları hem öğren hem de başkalarına öğret. Zira bunları bana Cibril öğretti ve secdede bunları okumamı ta’lîm buyurdu.’ dedi.”

Esma'ul Hüsna 54. İsm-i Şerif

Esma'ul Hüsna 54. İsm-i Şerif
 

Salavat-ı Beşairu'l Hayrat


 Salavat-ı Beşairu'l Hayrat

Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla.

Bu salat, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem üzerine, imamların imamı şeyh Abdulkadir Geylani (Allah bizi onun bereketiyle faydalandırsın. Âmin) tarafından telif edilen Beşairu'l Hayrat  - Hayırların Müjdeleri isimli salattır.

Allah, Efendimiz Muhammed'e, onun ailesine ve ashabına salât ve selam eylesin. Bize iman ve İslam nimetini ihsan eden Allah'a hamd olsun.

İmamların imamı, ümmetin şeyhi, seçkinlerin seyyidi, kutupların kutbu, gavsul azam seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri bazı din kardeşlerine dedi ki:

Benden bu salatı alın. Ben bu salâtı ilham yoluyla Aziz ve Celil olan Allah'tan aldım. Sonra (manevi yolla) bu salâtı, Peygamber sallallahu aleyhi veselleme gösterdim. Ona bu salâtın sevabını sormayı istedim, daha ona sual edemeden bana şu bilgileri verdi. Buyurdu ki: bu salâtta sınırsız, garip üstün bir şey var. Bu salât, sahibini en yüksek derecelere yükseltir. Bir şey kastettiğinde düşündüğü şey zayi olmaz, Allah katında duası geri dönmez. Bu salâtı bir kere okuyan  kişinin ve o mecliste bulunanların günahlarını Allah affeder. Eceli gelip ölüm anı geldiğinde ise, bu salâtı okuyan kişinin yanında dört melek hazır olur.

Birincisi şeytanı kovalar. İkincisi kelime i şahadeti telkin eder. Üçüncüsü ona bardakla Kevser’den içirir.
Dördüncüsü elinde cennet meyveleri dolu altından kapla ona cennetteki yerini müjdeler ve der ki:

“Müjde sana ey Allah'ın kulu!”. O kişi cennetteki yerine bakar, daha ruhu çıkmadan cennetteki yerini gözleriyle görür ve güven içerisinde, sevinçli ve mutlu olarak kabrine girer. Kabrinde yalnızlık ve darlık görmez, kabrinde ona kırk tane rahmet kapısı açılır. Başucuna nurdan bir kandil asılır. Kıyamet gününde o kandille diriltilir. Sağında onu müjdeleyen, solunda da ona güven veren birer melek, üzerinde de iki elbise olur. Ona üzerine bineceği seçkin bir binek verilir. Hasret ve pişmanlık çekmez. Hesabı kolay olur.

Bu salâtı okuyana, sırattan geçerken cehennem şöyle seslenir:  "Çabuk geç ey Allah'ın azat ettiği! Muhakkak ben sana haram kılındım." Bu salatı okuyan, önce girenlerle beraber cennete girer. Ona cennette gümüşten kırk kubbe verilir. Her kubbenin içerisinde nurdan yüz çadır, her çadırın içinde kafur ağacından yapılmış bir divan, her divanda ince ipek kumaştan bir yatak, her yatakta Allah' (Celle Celalühü) ın en güzel surette yarattığı güzel kokulu, en uzun gecedeki ay gibi parlak, iri gözlü bir huri vardır. Bunlardan başka Allah (Celle Celalühü) bu salâtı okuyana gözün görmediği, kulağın işitmediği, insanın kalbine gelmeyen şeyler verir.

Evliyalar Sultanı, seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri dedi ki: Bu salâvat, yetmiş tane rahmet kapısının açılmasına ve hikmet yolundan harikaların zuhur etmesine sebep olur. Bu salavat bin tane erkek ve kadın köle azat etmekten, bin deve kesmekten, bin dinar sadaka vermekten, bin ay oruç tutmaktan daha hayırlıdır. Bu salâvatta gizli sır vardır. Bu salavat rızıkların kolaylaşmasına, ahlakların güzel olmasına, ihtiyaçların giderilmesine, derecelerin yükselmesine, günahların silinmesine, ayıpların örtülmesine, zelil kişinin saygın olmasına sebep olur.

Evliyalar Sultanı, seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri dedi ki: Bu salâvat, salih ve kâmil olan insandan başkasına verilmez (herkes bu salâtı ders edinemez. Salih ve kâmil kişi olduktan sonra bu salatın ders izni ona verilir). Bu salavat özellikleri tamam olup faidelere sahiptir. Bu salâvatın sahibinin dünya ve ahiret işlerinden önemli bir işi olduğunda, bu salâvattan okuduğu bütün salâtlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yanında ona şefaat olur. Bu salâvat, salât edenlerin salâtı (içindeki ayetler yönünden) zikredenlerin Kur'an'ı, vaaz edinenlerin vaazı, vesile edinenlerin vesilesidir ve bu salât, büyük Kur'an (içinde Kur'an ayetleri bulunan) salattır. Ben bu salâtı, Beşâiru'l Hayrat (hayırların müjdeleri) diye isimlendirdım. İşte kendinden bahsedilen o salâvat.   ( Mecmuu Evradı Kadiriye  s-231-232)


Arapça Metin:


Esma'ul Hüsna 53. İsm-i Şerif

 
Esma'ul Hüsna 53. İsm-i Şerif
 

Rasulullah (SAV)’i Sevmenin Alametleri


 
Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’i sevmenin alametleri Şu bilinmelidir ki kişi sevdiğinin yoluna tabi olur. Ona muhalefet etmekten kaçınır. Aksi durumda bu kimsenin sevgisi samimi olmayıp sadece bir iddiadan ibarettir. Öyleyse Peygamber (Sallallahu aleyhi vesellem)’in sevgisinde samimi olan kimse bu sevginin alametleri kendisinde bulunan kimsedir. Bu alametlerin ilki o Resule ittiba etmek, onun sünneti ile amel etmek, söz ve davranışlarını uygulamak, emirlerine uymak, yasaklarından sakınmak, zorluk ve kolaylıkta, genişlik ve darlıkta, onun edepleri ile edeplenmektir. Tüm bunların delili Allah Teâlâ’nın şu ayet-i kerimesidir: «Deki; Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin» (Ali İmran: 31)
(O’nu sevmenin alameti) O’nun hükümlerini tercih etmek; onları nefsinin hevasına ve şehvetinin isteklerinden üstün tutmaktır. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurdu: «Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.» (Haşr: 9)
(Onu sevmenin bir alameti de) kullar hoşnut olmasalar da Allah-u Teâlâ'nın rızasını tercih etmektir.

Bana→ Ebu Ali el-Hafız→ Ebu’l-Huseyn es-Sayrafi→ Ebu’l-Fazl b. Hayrun→ Ebu Ya’la el-Bağdadi→ Ebu Ali es-Sinci→ Muhammed b. Mahbub→ Ebu İsa→ Müslim b. Hatim→ Muhammed b. Abdullah El-Ensari→ Babasından→ Ali b. Zeyd→ Said b. El-Müseyyeb→ Enes (radıyallahu anh)’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bana şöyle nasihat etti: “Oğulcuğum! Kalbinde hiçbir kimseye karşı kin ve nefret hisleri olmadan sabahlayabilirsen ve akşamlayabilirsen çıkabilirsen bunu yap. Sonra bana şöyle dedi: Oğulcuğum! Bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi ihya ederse, elbette beni sevmiştir. Kim de beni severse Cennet’te benimle birliktedir.”1

1 Tirmizi/İlim/hadis no: 2678, Taberani/Sağir/ 2/32
İşte kim bu sıfatlar üzerine yaşarsa o kimse Allah ve Resulü’ne tam bir muhabbet besliyor demektir. Bu sıfatların bazılarına muhalefet eden kimse sevgisinde noksanlık olsa da yine de o kimseye Allah ve Resulü’nü sevmiyor diyemeyiz. Zira kendisine içki haddi uyguladığı sahabeye, bazı kimseler lanet kastı ile “Ne büyük bir şey yaptı” dediğinde, Peygamber (Sallallahu aleyhi vesellem) “Ona lanet etme. Zira o Allah ve Resulü’nü sevmektedir.”2 buyurmuştur.
Peygamber (Sallallahu aleyhi vesellem)’i çok hatırlamak O’nu sevmenin alametlerindendir. Zira kişi sevdiği şeyi çok hatırlar. O’na kavuşmayı çok arzulamak da onu sevmenin alametlerindendir. Zira her seven sevgilisine kavuşmayı ister.
Eş'ariler Medine’ye geldikleri esnada dillerinden şu nakarat dökülüyordu. “Yarın sevgililere kavuşacağız. Muhammed’e ve ashabına”
Bilal (radıyallahu anh)’in (ölüm esnasında Rasulullah’a kavuşacağından dolayı duyduğu sevinci ve dile getirdiği) sözleri geride geçmişti. Benzeri sözleri Ammar (radıyallahu anh)’da öldürülmesinden önce sarf etmişti.3 Yine bu konuda Halid b. Ma’den’in sözlerini zikretmiştik.
1 9