Allâh’a îmân
edenlerin umûmî bir ismi olan “mü’min” tâbiri, aynı zamanda Allâh’ın güzel
isimlerinden biridir ve O’nun emniyet menbaı oluşunu, kullarına güven
vermesini, onları emîn kılmasını ifade eder. Peygamberlerini “emânet” sıfatıyla
vasıflandıran, yâni onları güvenilir kılan da O’dur. Bu itibarla mü’min kimse
de; îmân eden, emniyet telkin eden, güvenilir kimse demektir.
Emânete
riâyet duygusu, mü’minlerin îman dokusunu ihyâ eden bir unsurdur. Bu hakîkati
dile getiren şu mânidar hadîs-i şerîf, aynı zamanda ne dehşetli bir îkâz-ı
peygamberîdir:
“Hiç
şüphesiz Azîz ve Celîl olan Allah, bir kulu helâk etmeyi murâd ettiği zaman,
ondan hayâyı çekip alır. Hayâyı alınca, o kul gazaba uğrayan biri olur. Gazaba
uğradığı zaman, ondan emânet (güvenilirlik) kaldırılır. Emânet kaldırılınca, o
ancak hâin olur. Hâin olduğu zaman, kendisinden rahmet kaldırılır. Rahmet
kaldırılınca, o ancak lânete uğrar, mel’ûn olur. Lânete uğradığı ve mel’ûn
olduğu zaman da, kendisinin İslâm ile olan bağı koparılır!” (İbn-i Mâce, Fiten, 27)
Hadîs-i
şerîfin de beyân ettiği üzere emânet duygusu, îmânın sıhhat şartlarından
biridir. Bu yüzden onu hassâsiyetle muhâfaza etmemiz için Rabbimiz birçok ilâhî
îkazda bulunmaktadır. Bunların birkaçında şöyle buyrulur:
“Birbirinize
bir emânet bırakırsanız, emânet bırakılan kimse o emâneti (zamânı gelince) sâhibine versin
ve bu hususta Allah’tan korksun.” (el-Bakara, 283)
“…Kim
emânete hıyânet ederse, kıyâmet günü, hâinlik ettiği şeyin günâhı boynuna asılı
olarak gelir…” (Âl-i İmrân,
161)
“Ey îmân
edenler! Allâh’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi
emânetlerinize hâinlik etmiş olursunuz.” (el-Enfâl, 27)
“Allah size,
emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle
hükmetmenizi emrediyor…” (en-Nisâ, 58)
“Emânet”,
peygamberlerin beş fârik vasfından biridir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu
aleyhi ve sellem-, câhiliyye Arapları’nın dahî o derecede îtimâdını kazanmıştı
ki, O’nu “el-Emîn” ve “es-Sâdık” vasıflarıyla tavsîf etmişlerdi.
Hattâ Allah Rasûlü’nün amansız bir düşmanı olan Ebû Cehil bile O’na birgün:
“−Yâ Muhammed! Ben sana, Sen yalancısın demiyorum. Fakat şu getirdiğin
dâvetini istemiyorum…” diyerek Efendimiz’in doğruluğunu vicdânen kabûl
ettiğini, fakat dâvetine icâbet etmekte nefsine mağlûb olduğunu bir bakıma
îtirâf etmişti.
Nitekim bu hâl, âyet-i kerîmede şöyle beyân edilmektedir:
“…(Rasûlüm!) Onlar Sen’i
yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler açıkça Allâh’ın âyetlerini inkâr ediyorlar. ”
(el-En’am, 33)