Bu ilim,
ancak Allâh Teâlâ’nın lutfetmesiyle nâil olunan tamamen Hak vergisi, vehbî
bir ilimdir.
Kur’ân-ı
Kerîm’de bu ilim hakkında “bizim katımızdan, bizim tarafımızdan bir ilim” mânâsına
gelen « مِن لَّدُنَّا عِلْمًا » ifâdesi kullanılmıştır.7 “Ledünnî
ilim” tâbiri de buradan gelir.

Allâh Teâlâ
ile Rasûlü arasında böyle ifşâsı câiz ve mümkün olmayan, ifşâ edilse bile
anlaşılma imkânı bulunmayan gerçeklerin mevcûdiyeti, bâzı hadîs-i şerîflerin
mazmûnundan anlaşılmaktadır. Nitekim Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve
sellem- ashâbına:
“Şâyet
bildiklerimi bilseydiniz; az güler, çok ağlardınız.” (Buhârî, Küsûf, 2; Müslim, Salât,
112) buyurmuştur.
Diğer bir hadîs-i şerîfte de:
“Benim Cenâb-ı Hak ile öyle anlarım olur ki,
onlara ne bir mukarreb melek ne de herhangi bir peygamber vâkıf olamaz.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadir, IV, 8)
buyurmuştur.
Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e
bildirdiği ikinci grup bir hakîkatler manzumesi de vardır ki bunlar,
ancak aklen ve rûhen yükselmiş, “havâs” veya “havâssü’l-havâs”8
tâbir olunan ehil ve istîdâdlı zevât tarafından -doğru olarak- kavranabilir. Bu
kategorideki gerçekleri, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in
Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ali gibi bâzı büyük sahâbeye nakletmiş olduğu
tarihî bir gerçektir. Bunların sadırdan sadıra intikâli, bir an’anedir. Zîrâ,
satıra geçtiği takdîrde ehil olmayanların da bunlara muttalî olmak ve -yanlış
anlamaları sebebiyle- hatâya sürüklenmek ihtimalleri mevcuddur. Bununla
birlikte kişinin bu hususta kalbî istîdâd ve iktidârı kadar mes’ûliyeti vardır.
Kul, kendi selâmeti için bu istîdâdı inkişâf ettirmek mecbûriyetindedir.
Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e
bildirdiği hakîkatlerin üçüncü grubunu teşkîl edenler ise, şer’î
gerçeklerdir. Bu kategorideki bilgiler hakkında, bütün insanlık âleminin, îmân
ve amel mükellefiyeti vardır. Bu sebeple de Cenâb-ı Hak bu hükümleri asgarî
seviyedeki kullarını da dikkate alarak, onların da tâkat getirebileceği bir
şekilde takdîr etmiştir. Bunlar, herkese lâzımdır ve umûmun mükellefiyetini
tâyin sebebine binâen, âleme ilân olunmuştur.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbına zaman zaman
kıyâmete kadar olacak hâdiseler husûsunda îzâhlarda bulunur, ancak ashâbın pek
çoğu bunları lâyıkıyla kavrayamazdı. Bir kısmı da unutup giderdi.9
Ancak yukarıda ifâde etmiş olduğumuz gibi bazı ehil kişilere anlaşılması
güç birtakım hakîkatleri haber verdiği ve bunların pek çoğunun da sırf sadırdan
sadıra intikal ettiği bilinmektedir. Çünkü bunlar, umûma lâzım olmadığı gibi,
pek çok kimsenin idrâk ve ihâtasını aşan gerçeklerdir. İstîdatlılar arasında
böyle bilgilerin teselsülünün, herkese hitâb sûretiyle değil, çoğu kez sadırdan
sadıra, yâni ehil bir ferdden, diğer bir ehil ferde intikâl sûretiyle
gerçekleştiği târihî bir an’anedir.
Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ali’ye ilâveten sahâbeden İbn-i Mes’ûd, Ebû
Hureyre, Muaz bin Cebel ve Haris bin Mâlik -radıyallâhu anhüm- de bu husûsî
ilme âit bâzı sırlara mazhar olanlardandır.
Allâh Teâlâ, kendisinden hakkıyla ittikâ eden, beşerî irâde ve arzularını
ilâhî irâdeye râm edebilen kullarının kalblerine, gözlerin görmediği, akılların
tartamadığı birçok lutuflarda bulunur. Nitekim yüce Rabbimiz, böyle muttakî
kullarına husûsî bir ilim ve hikmet lutfettiğini Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle
bildirmektedir:
يِا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إَن تَتَّقُواْ اللّهَ يَجْعَل لَّكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ
“Ey îmân edenler! Eğer Allâh’tan ittikâ
ederseniz, O, size bir furkan (iyi ile kötüyü ayırd edecek
bir ilim, firâset ve anlayış) verir, günahlarınızı örter ve sizi bağışlar.
Çünkü Allâh, büyük lutuf sahibidir.” (el-Enfâl, 29)
“Ey îmân edenler! Allâh’tan korkun ve
Peygamberine inanın ki O, size rahmetinden iki kat versin ve size ışığında
yürüyeceğiniz bir nûr lutfetsin…” (el-Hadîd, 28)
Hadîs-i şerîfte de:
“Öğrendikleriyle amel edene Allâh Teâlâ
bilmediklerini öğretir.” (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ,
X, 15) buyurulmuştur.