
Efendim,
günümüzde evlilikle ilgili birçok tartışmalar yapılmaktadır. Öncelikle
insanlar, topluluk hâlinde yaşamaya ve âile kurmaya mecbur mudurlar? Kendi
başlarına hayatlarını idâme ettirseler olmaz mı?
Yalnızlık ve
teklik Allah’a mahsustur. Çünkü o yüce Yaratıcı, bir ve tek olmayı sadece
kendisine has bir keyfiyet kılmış ve bu itibarla bütün varlıkları çift olarak
yaratmıştır. Dolayısıyla bütün varlıklar, bu çift olma özellikleri bakımından
birbirlerine muhtaçtırlar. Aynı zamanda yaratılmış olmaları yönüyle de
yapılarına göre bir noksanlık ve acziyet içindedirler. Yani “mâsivâullah”
adı verilen, Allah’tan gayri bütün varlıklar; binbir türlü ihtiyaç içinde hem
birbirlerine ve hem de her şeyi yoktan var eden Cenâb-ı Hakk’a ebediyyen
muhtaçtırlar.
Bunlar arasında
bilhassa “insan”, başkasına muhtaç olmak yönünden âdeta en başta gelir.
Zira insanın ihtiyaç ve istekleri, diğer varlıklara göre çok daha fazladır.
Üstelik bu ihtiyaçlar, sürekli artar ve bir türlü de bitmez. Çünkü insan,
devamlı olarak maddî-mânevî rahat içinde yaşamak ister. Sıkıntı, yokluk,
ıstırap, çile ve felâketler ona zor gelir. Bu anlarda bilhassa tutunacak bir
el, sığınacak bir gönül arar.
Bu itibarla
âdemoğlu, “üns” veya “ünsiyet” yani “ülfet ve dostluk”
kelimelerinden türetilmiş olan “insan” kelimesiyle isimlendirilmiştir.
Bu bile onun başka varlıklar ve özellikle kendi cinsinden olanlarla bir
beraberliğe muhtaç bulunduğunu gösterir. Bu muhtaçlık, insanın en birinci
özelliğidir ve insan, âdeta bu özelliği ile tanıtılır.
Bu gerçeğin
en bâriz bir şekilde ortaya çıktığı durum, kadın-erkek beraberliğidir. Bu
husus, nesillerin devamını sağlamak bakımından vazgeçilmez bir zarûret, hattâ
şarttır.
Onun için bu
zarûret, diğer canlılarda erkek-dişi, cansız varlıkların kimyevî terkiplerinde
ise artı (+), eksi (-) sûretinde tecellî etmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de
pek çok âyet-i kerimede bu hususa temas edilir:
“Her şeyi
çift yarattık ki, düşünüp ibret alasınız.” (ez-Zâriyât, 49)
“Yerin
bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mâhiyetini bilmedikleri
şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah’ı tesbih ve takdis ederim.” (Yâsin, 36)
“Ve sizi
çift çift yarattık.” (en-Nebe,
8)
Bu âyetlerde
zikredilen çift yaratılma keyfiyeti, aynı varlıktan iki adet şeklinde değil,
yukarıda zikredildiği gibi her şeyin “erkek-dişi” veyahut da “eksi-artı” olarak
yaratılmasıdır. Aksi hâlde bunlardan birinin yaratılışı fuzûlî bulunur ve böyle
bir gereksizlik de Cenâb-ı Hakk’ın “müteâl” yani “bütün kemâl
sıfatlarının sahibi” mânâsındaki yüce sıfatına ters düşerdi. Kısacası o çift
çift yaratmış, ancak her şeyiyle birbirine benzer şekilde hiçbir ikiz
yaratmamıştır. Tek yumurta ikizlerinin de iç dünyalarından parmak uçlarına ve
gözlerine kadar birbirinden farklı o kadar yönleri vardır ki…
Hâsılı Allah
Teâlâ, varlıkları çift çift yaratmış ve aralarına da birbirlerine yakınlık
kurmaları için cezbetme ve cezbedilme kanunu koymuştur. Böylece onların maddî
ve mânevî kemâlini, birbirleriyle bütünleşmelerine bağlamıştır.
Bu hakîkat
etrafında bir erkeğin kadına, bir kadının da erkeğe ihtiyaç ve temâyülü, özü
itibarıyla neslin devamı içindir. Ancak tek gâye, elbetteki bu değildir. Çünkü
kurulan sağlam bir âile yapısı ile fertlerin rûhî ve içtimâî huzur, sükûn ve
âhengi de insanoğlunun muhtaç bulunduğu son derece mühim bir gâye ve hedeftir.
Bu rûhî huzur, sükûn ve âhenge ulaşmada arzu edilen zirveye ise ancak “muhabbetullah”
ile varılabilir. Yani kalbin Cenâb-ı Hakk’a aşkla yönelmesi ile… Bu, Leylâ’dan
Mevlâ’ya doğru bir yolculuktur…
Yani bu
yolculuk için -tabir caizse- Leylâ şarttır. Çünkü muhabbetullah ile Cenâb-ı
Hakk’a yaklaşabilmenin birinci merhalesini kadın-erkek arasındaki muhabbet
teşkil eder. Zira muhabbet, nefsânî arzularla başlamış olsa bile onu aşmadıkça “aşk”
hâline gelmez. Aşk, sevilenler üzerindeki ilâhî tecellîlerin birbirini
çekmesinin adıdır.
Bu çekim
kuvvetinin merkezi olan kalpler, birbirlerine muhabbetle bağlanan eşler
vesîlesiyle âdeta sevdâ antrenmanları (temrinleri) yapar ve böylece
muhabbetullaha hazır hâle gelir, Allah’ı sevme kâbiliyeti kıvam kazanır.
Âilenin tabiî meyvesi olan evlât ile bu kâbiliyet daha da olgunlaşır, liyâkate
döner.
İşte bu
liyâkat ile muhabbetullahın gönülleri kuşatması için evliliğin, ilâhî emirlere
uyularak gerçekleşmesi lâzımdır. Yalnızca aklî ve nefsânî arzu, heves ve
temâyüllerle gerçekleşen bir evlilik -ekseriyetle- muhabbet meyvesini hâsıl
etmemektedir. Dolayısıyla böylesi kurulan yuvalarda, evlilikten beklenilen
mânevî olgunlaşma ve kalbin muhabbet eğitimi gerçekleşmez. Yani gönüller
lâyıkıyla istifade edemez. Çünkü böyle evliliklerde insanlar, umûmiyetle
nefsânî iştihaların kölesi olurlar. Mâneviyatta ilerleme şöyle dursun, gönül
dünyaları daha da geriler, kuraklaşır ve soysuzlaşmaya kadar varabilir.
Olgunlaşmaya
ve mânen yükselmeye, yani dînin yarısını tamamlamaya vesîle olan evlilikler,
ulaşılması gereken ideal seviyeyi göstermektedir. Nasıl ki, bir şeyin tamamı
elde edilemese de elde edilebilecek tarafından vazgeçilmez, aynı şekilde herkes
gücü nispetinde bu ideal vasıfları temin etmekten geri kalmamalıdır. Ancak bu
sayede evlilik vesîlesiyle arzu edilen huzur, sekînet ve olgunluğa
ulaşılabilir.