GAFLET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GAFLET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

GAFLET


Yolu engin sahrâlara uğrayan bir seyyah, dalgın dalgın yürürken vahşî bir hayvana rastladı ve canhıraş bir telaşla kaçmaya başladı. Fakat ne kadar hızlı koşsa da kurtulamayacaktı. Bu sebeple kendisini, karşısına çıkan bir kuyuya hiç düşünmeden bırakıverdi. Aşağı doğru düşerken de kuyu duvarında büyümüş olan bir dal gördü ve ona tutundu.

Fakat o ne; tutunduğu dalı biri siyah, biri beyaz iki fâre hiç durmadan kemirmekteydi. Kuyunun dibine baktı; bir ejderha ağzını açmış onun düşmesini bekliyor, ayrıca yuvalarından başlarını çıkarmış dört yılan var!..

Bu ahvâlin dehşet ve vehâmetini farkeden adamcağız, büyük bir korku ve endişeye kapıldı. İçine düştüğü şu durum, ne küçük bir ihmâle ne de vakit kaybetmeye müsâitti. Bir an evvel, yâni fareler tutunduğu dalı kemirip bitirmeden önce kuyudan çıkmalıydı…

Garip adam, bu vaziyetin ciddiyet ve tehlikesini düşünürken o esnâda kuyu duvarının kendisine yakın bir yerinde iştah açıcı güzel bir petek gördü. Canı çekti ve içinden:

“–Şu garip yerde böyle güzel bal!.. Durumum uygun değil ama, hiç olmazsa tadına bakayım; ondan sonra vakit kaybetmeden yukarı çıkarım!” dedi.

Bala uzanıp ondan tattığında da öylesine bir haz aldı ki:

“–Böyle balı bir daha nerede bulurum; hazır onu elde etmişken biraz daha yiyeyim!” demeye başladı ve kendisini balın lezzetine kaptırdı.

Böylece aklını, fikrini, gönlünü ve gözünü bala çeviren bîçâre, içinde bulunduğu durumla ilgili hiçbir şey düşünmez ve kurtuluş çâresi aramaz oldu. Bir devekuşu nasıl başını kuma sokup etrâfından ve kendisinden haberdar olmazsa, o da aynı şekilde âdetâ başını bala gömmüş, başka hiçbir şeyi görmez olmuştu. Ancak onun bu vurdumduymazlığı ne farelerin dalı kemirmesine, ne de ejderha ve yılanların pusuda beklemesine elbette ki hiçbir şekilde tesir etmedi. Nihâyet kemirilen dal koptu ve gâfil yolcu, kuyunun dibine düşerek helâk olup gitti…

Bu kıssadaki kuyu ve âfetler, dünyâ hayatını; ejderha ve yılanlar, dünyevî ve nefsânî kötü sıfatları; bal, aldatıcı fânî lezzetleri; dal, ömrü; beyaz ve siyah fare de gece ve gündüzü, yâni ömrü eriten zamanı temsil eder. Seyyah da, bu şartlar içinde şu imtihân âlemine gelip geçen bir yolcudur ki, eğer gaflete dalarsa onu bekleyen netice helâkten başka bir şey değildir.

Bu durumda beşer için en mühim husus, birgün nedâmet tuğyânları ile ağlatacak olan her türlü gafletten korunmasını bilmek, ebedî huzûr ve sürûra garkedici yüce kurtuluşa nâiliyet yolunda gayret etmek olmalıdır… Zâten insanın yaratılış gâyesi ve içinde bulunduğu ahvâl, bunu îcâb ettirmekte değil midir?

Mâlumdur ki her mahlûkun seâdeti, kendi yaratılışındaki gâyeye uygun olarak yaşaması ile tahakkuk eder. Cihanın en üstün varlığı insan olduğundan onun seâdeti de, yaratılış sebebinden haberdâr olması, davranışlarını buna göre tanzîm etmesi, içinde bulunduğu fânî âlemin ve onun gel-geç sevdâlarının nefisle el ele vererek hazırladığı tehlikeli tuzaklara karşı uyanık olmasıyla mümkündür. Bu da, kimin mülkünde yaşadığı ve kimin verdiği rızık ile hayâtını devâm ettirdiğinin idrâki içinde kulluğa yakışır bir mâhiyette derin, ince, zarîf, şükrânî ve istikâmet üzere amel-i sâlihlerle müzeyyen bir hayata bağlıdır.

Yoksa ahsen-i takvîm (varlıkların en şereflisi) vasfıyla yaratılan insanın, Allâh’tan uzak, kendini bilmez ve öz cevherinden lâyıkıyla haberdâr olmaksızın yaşaması, yukarıda geçen misâldeki gibi şiddetli bir gaflet olur ki, bu, hayat adına hüsran dolu bir sürünme ve pek acı bir sefâlettir. Hüdâyî Hazretleri, ahsen-i takvîm olarak yaratılan kulun bu hâle düşmemesi için îkaz sadedinde şöyle der:

Gidenleri görmez misin?

Yer altına girmez misin?

Hakk katına varmaz mısın?

Nic’olur hâlin ey gâfil?

Tâat kapusın kaparsan

Doğru yolundan saparsan

Nice bir mala taparsan

Nic’olur hâlin ey gâfil?