Lalegül Dergisi
A´dan Z´ye… ا´den ي´ye… Beşikten mezara kadar öğrenilmesi gereken, kadın-erkek tüm Müslümanlara farz olan ve sonu Cennete varan bir yoldur İlim✦Amel✦İhlas
GAFLET

Fakat o ne;
tutunduğu dalı biri siyah, biri beyaz iki fâre hiç durmadan kemirmekteydi.
Kuyunun dibine baktı; bir ejderha ağzını açmış onun düşmesini bekliyor, ayrıca
yuvalarından başlarını çıkarmış dört yılan var!..
Bu ahvâlin
dehşet ve vehâmetini farkeden adamcağız, büyük bir korku ve endişeye kapıldı.
İçine düştüğü şu durum, ne küçük bir ihmâle ne de vakit kaybetmeye müsâitti.
Bir an evvel, yâni fareler tutunduğu dalı kemirip bitirmeden önce kuyudan
çıkmalıydı…
Garip adam,
bu vaziyetin ciddiyet ve tehlikesini düşünürken o esnâda kuyu duvarının
kendisine yakın bir yerinde iştah açıcı güzel bir petek gördü. Canı çekti ve
içinden:
“–Şu garip
yerde böyle güzel bal!.. Durumum uygun değil ama, hiç olmazsa tadına bakayım;
ondan sonra vakit kaybetmeden yukarı çıkarım!” dedi.
Bala uzanıp
ondan tattığında da öylesine bir haz aldı ki:
“–Böyle balı
bir daha nerede bulurum; hazır onu elde etmişken biraz daha yiyeyim!” demeye
başladı ve kendisini balın lezzetine kaptırdı.
Böylece
aklını, fikrini, gönlünü ve gözünü bala çeviren bîçâre, içinde bulunduğu
durumla ilgili hiçbir şey düşünmez ve kurtuluş çâresi aramaz oldu. Bir devekuşu
nasıl başını kuma sokup etrâfından ve kendisinden haberdar olmazsa, o da aynı
şekilde âdetâ başını bala gömmüş, başka hiçbir şeyi görmez olmuştu. Ancak onun
bu vurdumduymazlığı ne farelerin dalı kemirmesine, ne de ejderha ve yılanların
pusuda beklemesine elbette ki hiçbir şekilde tesir etmedi. Nihâyet kemirilen dal
koptu ve gâfil yolcu, kuyunun dibine düşerek helâk olup gitti…
Bu kıssadaki
kuyu ve âfetler, dünyâ hayatını; ejderha ve yılanlar, dünyevî ve nefsânî kötü
sıfatları; bal, aldatıcı fânî lezzetleri; dal, ömrü; beyaz ve siyah fare de
gece ve gündüzü, yâni ömrü eriten zamanı temsil eder. Seyyah da, bu şartlar
içinde şu imtihân âlemine gelip geçen bir yolcudur ki, eğer gaflete dalarsa onu
bekleyen netice helâkten başka bir şey değildir.
Bu durumda
beşer için en mühim husus, birgün nedâmet tuğyânları ile ağlatacak olan her
türlü gafletten korunmasını bilmek, ebedî huzûr ve sürûra garkedici yüce
kurtuluşa nâiliyet yolunda gayret etmek olmalıdır… Zâten insanın yaratılış
gâyesi ve içinde bulunduğu ahvâl, bunu îcâb ettirmekte değil midir?
Mâlumdur ki
her mahlûkun seâdeti, kendi yaratılışındaki gâyeye uygun olarak yaşaması ile
tahakkuk eder. Cihanın en üstün varlığı insan olduğundan onun seâdeti de,
yaratılış sebebinden haberdâr olması, davranışlarını buna göre tanzîm etmesi,
içinde bulunduğu fânî âlemin ve onun gel-geç sevdâlarının nefisle el ele
vererek hazırladığı tehlikeli tuzaklara karşı uyanık olmasıyla mümkündür. Bu
da, kimin mülkünde yaşadığı ve kimin verdiği rızık ile hayâtını devâm
ettirdiğinin idrâki içinde kulluğa yakışır bir mâhiyette derin, ince, zarîf, şükrânî
ve istikâmet üzere amel-i sâlihlerle müzeyyen bir hayata bağlıdır.
Yoksa
ahsen-i takvîm (varlıkların en şereflisi) vasfıyla yaratılan insanın, Allâh’tan
uzak, kendini bilmez ve öz cevherinden lâyıkıyla haberdâr olmaksızın yaşaması,
yukarıda geçen misâldeki gibi şiddetli bir gaflet olur ki, bu, hayat adına
hüsran dolu bir sürünme ve pek acı bir sefâlettir. Hüdâyî Hazretleri, ahsen-i
takvîm olarak yaratılan kulun bu hâle düşmemesi için îkaz sadedinde şöyle der:
Gidenleri
görmez misin?
Yer altına
girmez misin?
Hakk katına
varmaz mısın?
Nic’olur
hâlin ey gâfil?
Tâat kapusın
kaparsan
Doğru yolundan saparsan
Nice bir mala taparsan
Nic’olur hâlin ey gâfil?
AMENTÜ
(Amentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rusulihi velyevmil ahiri ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teala velba'sü ba'delmevti hakkun eşhedü en la ilahe illallah ve ehedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü )
( MANASI )
"Ben Allah-u Teala'ya , meleklerine ,
Kitaplarına , Resul ( Peygamber ) lerine , ahiret gününe , kader ( takdir
edilen şeyler ) in hayırlısı ve şerlisi ( yaratılmak yönünden ) Allah-u Teala
dan olduğuna inandım.
Öldükten sonra dirilmek de haktır. Ben
şehadet ederim ki Allah (-u Teala) dan başka hiçbir ilah yoktur ve yine
şehadet ederim ki , Muhammed (s.a.v.) Allah (-u Tealan)ın kulu ve
resulüdür"
Bilindiği Üzere iman şartları altıdır.
1- ( Amentü billahi ) ALLAH'A İNANMAK
Tabiki Allah'â inanmak için
evvela onu tanımak lazımdır. Yahudi ve Hristiyanlar da Allah'a inandıklarını
söylemektelerse de ; "Allah'ın oğlu ve hanımı var " şeklinde sapık
inançlarından dolayı Allah'a inanmaları muteber sayılmamıştır.
Dolayısıyla Allah'a inanmak onun "
Varlığına , birliğine , doğmadığına , eşi dengi olmadığına ,bütün kemal
sıfatlarla muttasıf olup bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna"
inanmak demektir ki bu hususta daha geniş malumat ileride vermeye çalışacağız.
O halde Allah-u Teala hakkında şuna
inanmalıyız ki " Allah-u Teala varlığı vacip olan , yokluğu
düşünülemeyen ve varlığı zatından olup hiçbir kimseye muhtaç olmayan bir
zattır. "
Allah-u Teala bütün kemal sıfatlarla
mevsuf ( Üstün Sıfatlara Sahip ) olup , Noksan sıfartların tümünden
münezzeh ( son derece uzak ) tir.
Allah-u Teala hiçbir icap ( Kimsenin
Zorlaması ) olmaksızın dilediğini yapan , hiç şüphesiz mahlukatı yaratan ve her
yaptığını bir hikmete dayalı olarak yerli yerinde yapandır.
Melekler Allah-u Teala'dan izinsiz
hiç bir şeyi kendiliklerinden yapmadıkları için herhangi bir nedenle onlar
hakkında kötü konuşmak ve onlara düşman olmak gerçekte Allah'a düşmanlık
sayıldığından insanı dinden çıkarır.
Bu husus Yahudilerin Cebrail (
Aleyhisselam ) a düşmanlığı ile ilgili Bakara suresinin 97-98. ayeti
kerimelerinde zikredilmiştir.
2- ( Ve Melaiketihi ) MELEKLERİNE İNANMAK
Ihlas
“Ameller,
niyetlere göredir…”
buyurmuştur. (Buhârî, Îmân, 41; Müslim, İmâre, 155)
Bu itibarla
başta ibâdetler olmak üzere bütün hayırlı amellerin, Allâh rızâsı için
yapılması esastır. Bu da, ancak ihlâs ile tahakkuk edebilir. Diğer bir
ifâdeyle, yapılan amelleri ancak ihlâs ile ulvî bir gâyeye bağlayarak ibâdet
vasıf ve derecesine yükseltmek mümkündür. Dolayısıyla Allâh katında amellerin
makbûliyetinin asıl şartı, ihlâstır.
İhlâs,
amelleri sırf rızâ-yı ilâhîyi kasdederek îfâ etmek ve onlar üzerine nefsânî
gâyelerin gölgesini düşürmemektir. Beden için ruh ne ise, amel için ihlâs da o
mesâbededir. İhlâssız amel, özden mahrum kuru bir yorgunluktan ibârettir.
İhlâs,
Cenâb-ı Hakk’a yakınlaşabilme gâyesiyle her türlü dünyâ menfaatlerinden kalbi
koruyabilmektir.
İhlâs,
amellerin, başta riyâ ve ucub olmak üzere her türlü mânevî kirden arınmasıdır.
Zîrâ bunlar, ihlâsı bulandıran ve onu yok eden kalbî hastalıklardır.
Cenâb-ı
Hakk’ın rızâsından gayri bütün emelleri gönülden söküp atmak, müslümanın
îfâsına mecbûr olduğu büyük bir vazîfedir.
Lâkin şuna
dikkat etmek lâzımdır ki, ihlâs sâhibi kimseler her an nefsâniyetin galebesi
neticesinde bu güzel hâllerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.
Zirvede durmak nasıl zor ise, ihlâsı muhâfaza edebilmek de o derece güçtür.
Nitekim bu hususta Zünnûn-ı Mısrî Hazretleri’nin şu sözü pek meşhurdur:
“Bütün
insanlar ölüdür, âlimler bundan müstesnâdır. Bütün âlimler uykudadır, ilmiyle
âmil olanlar bunun dışındadır. İlmiyle amel edenlerin de aldanma ihtimâli
vardır, ancak ihlâslılar müstesnâdır. İhlâslılar da (dünyâda her an) büyük bir
tehlike ile karşı karşıyadırlar…”16
Bütün
zorluğuna rağmen ihlâsı muhâfaza edebilen kullar ise pek çok ilâhî lutuflara
mazhar olurlar. Ezcümle:
İhlâs,
kulları en büyük hayır olan ilâhî rızâya nâil eyler. Çünkü Allâh’ın, insanların
amellerinden murâdı, ancak kendi rızâsının hedeflenmiş olması, yâni ihlâstır.
Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“(Ey Rasûlüm!) Şüphesiz ki Kitâb’ı
Sana hak olarak indirdik. O hâlde Sen de dîni Allâh’a has kılarak ihlâs ile
kulluk et!” (ez-Zümer, 2)
“De ki: Ben,
dîni Allâh’a has kılarak ihlâslı bir şekilde O’na kulluk etmekle emrolundum.” (ez-Zümer, 11)
İhlâs,
mü’mini, en büyük düşmanı olan şeytanın tasallutundan kurtarır. Zîrâ o, ancak
ve ancak ihlâsta zaaf gösterenlere musallat olabilmektedir. Âyet-i kerîmede
şöyle buyrulur:
“(Şeytan) dedi ki: Ey
Rabbim! And olsun ki, beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara
(günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlakâ azdıracağım. Ancak
onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ!”
(el-Hicr, 39-40)
İhlâs sâhibi olanlar, cehennem azâbından âzâd olurlar. Cenâb-ı Hakk’ın: “(Azaptan)
ancak Allâh’ın hâlis kulları istisnâ edilecektir.” (es-Sâffât, 40)
buyruğu bu hakîkati müjdelemektedir.
İhlâsla yapılan amel, az da olsa, sâhibinin kurtuluşuna kâfîdir. Nitekim
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Dîninde ihlâslı ol! Böyle yaparsan az amel bile
sana kâfî gelir.” buyurmuştur. (Hâkim, IV, 341)
İhlâs, ilâhî nusreti celbeder. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-:
“Allâh bu ümmete, zayıfların duâsı, namazları ve
ihlâsları sebebiyle yardım eder.” buyurmuştur. (Nesâî, Cihâd,
43)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)