Lalegül Dergisi
A´dan Z´ye… ا´den ي´ye… Beşikten mezara kadar öğrenilmesi gereken, kadın-erkek tüm Müslümanlara farz olan ve sonu Cennete varan bir yoldur İlim✦Amel✦İhlas
KADINLARIN ÂİLEDE DİKKAT EDECEĞİ HUSUSLAR
(İbn-i Mâce,
Nikâh, 5/1857)
ile yuvasında huzur ve saâdeti temin etmek bakımından bir kadının dikkat
edeceği hususlar nelerdir?
Her şeyden
önce hanımlar, yaratılışımızın bir îcâbı olarak Allah’a kulluğa ve takvâya
riâyet etmelidir. Bu hususta ibadete, namaz ve niyaza dikkat etmenin yanında
helâl ve harama da îtinâ göstermelidirler.
Âile içinde
hanımın takvâ ve istikâmeti; kocasını, çocuklarını, akrabalarını ve hattâ
komşularını hayır ve hasenâta teşvik edecek mâhiyette olmalıdır. Sâliha bir
hanım, etrafına saâdet saçan, cennet kokulu bir çiçektir.
Hanımlar
için Allah’a kulluktan sonra gelen en mühim vazife; kocalarını ve âile
fertlerini mesut etmektir. Kocalarını memnun etmek ve âile saâdetine gölge
düşürmemek kadınlara Rabbimizin rızâsını kazandırır. Nitekim Peygamber
Efendimiz:
“Sâliha
kadın, kocası yüzüne baktığı zaman onu sevindirir, kocasının meşrû isteklerini
yerine getirir ve onun olmadığı yerde hem malını, hem de nâmusunu muhafaza
eder.” (İbn-i Mâce,
Nikâh, 5/1857) buyurmuştur. O hâlde bir kadın, kocasının memnuniyetinin
yollarını arayıp bulmalı, onun rızâsını kollamalıdır.
Efendim, bu
konuyu biraz daha açacak olursak, bir hanım evinde, günlük hayatında nelere
dikkat etmelidir?
Evin
içindeyken, kendine îtinâ göstermeli, temiz ve bakımlı olmalıdır. Sıradan bir
erkeğin nazarında bile kadının pasaklı ve derbeder olması onun gözünden düşmesi
için yeterlidir. Kocasının yanında, göze hoş gelmeyecek her türlü görüntüden
uzak olmalıdır. Evde aradığını bulamayan kimsenin gönlü, dışarıda yanlış
yerlere doğru kayar ve nihayet âile saâdeti zaafa uğrar. Bu yüzden ev içinde
kadın, renk ve kokusu muhtelif çiçeklerden derlenmiş bir buket gibi olmalı;
eşine saâdet ve huzur tevzî etmelidir. Beyi akşam saatlerini özlemeli, akşam
eve dönmekten nefret etmemelidir.
Sâliha bir
hanım, kocasını güleryüzle ve kapıda karşılamalı, evden çıkarken de güzel söz
ve duâlarla yolcu etmelidir. O gün kendisi çok yorulmuş olsa bile bunu belli
etmemeli ve onun yanında yüzünü ekşitmemelidir. Kocasının sıkıntılarını
paylaşmalı, yorgunluğunu atmasına yardımcı olmalıdır.
Aşırı
alınganlık, gerekli-gereksiz şikâyetler sebebiyle birbirlerinin huzurunu
kaçırmamaya çalışmalıdırlar. Bu konuda ashâb-ı kirâmdan Ümmü Süleym’in kocasına
karşı tavrı ne güzeldir. Çocuğu vefat etmiş olduğu hâlde bu, onu kocasına
hizmet ve fedâkârlıktan alıkoymamıştır. Rivâyet edilir ki, Ebû Talhâ’nın ağır
hasta olan oğlu, kendisi evde yokken vefat etmişti. Ümmü Süleym, çocuğun vefat
ettiğini görünce onu gasledip kefenledi. Ebû Talhâ gelince:
“–Oğlan
nasıldır?” diye sordu. Ümmü Süleym:
“–Çocuğun ıstırabı
sakinleşti, istirahat ettiğini zannediyorum.” dedi. Ümmü Süleym, ev halkına:
“–Sakın Ebû
Talhâ’ya oğlunun öldüğünü söylemeyin, tâ ki, ben söyleyinceye kadar!..” diyerek
sıkı tenbihatta bulundu. Sonra kocasının yemeğini getirdi. Ebu Talhâ yemeğini
yedi. Ümmü Süleym süslenip zevcesine göründü. Beraberce istirahate çekildiler.
Sabah olunca, Ebû Talhâ evden çıkmak istediği sırada, zeki ve takvâ sahibi bir
hanım olan Ümmü Süleym:
“–Ey Ebû
Talhâ, şu komşumuzun yaptığına bak, kullanmak üzere aldığı emâneti istediğim
zaman vermek istemediler.” dedi. Ebû Talhâ:
“–Hiç olur
mu, iyi etmemişler!” diye cevap verdi. Bunun üzerine Ümmü Süleym:
“–Ey Ebû
Talhâ, oğlun senin yanında Allah’ın bir emânetiydi, onu geri aldı.” deyiverdi.
Ebû Talhâ birden şaşırdı, sustu ve sonra:
“–Biz Allah
içiniz ve muhakkak O’na döneceğiz” diyebildi. Namaz için
mescide gittiğinde olan biteni Hazret-i Peygambere anlattı. Allah Rasûlü:
“–Cenâb-ı Hak, bu gecenizi mübârek kılsın.” diye duâ etti. Bu duâ üzerine
daha bir yıl geçmeden Allah, bu âileye bir erkek evlât daha ihsan buyurdu.
Peygamber Efendimiz bu yeni doğan çocuğa hurma yedirerek duâda bulundu ve
ismini “Abdullah” koydu. Yine bu duânın bereketiyle Abdullah’ın dokuz veya yedi
çocuğu olduğu ve hepsinin kurrâ hâfız oldukları rivâyet edilmiştir. (Buhâri,
Cenâiz 42, Akîka 1; Müslim, Edeb 23; Fezâilü’s-sahâbe 107)
Sâliha bir hanım, huzur dolu bir âile ortamı
için kocasıyla münâsebetlerinde başka ne gibi incelikleri gözetmelidir?
Beyini hiçbir zaman ihmal etmemeli, âile fertleri arasındaki sıralamada onu
ikinci sıraya düşürmemelidir. Bu hâl, yaratılışa ters düşeceği için normal bir
erkek, kadının böyle bir davranışını kabullenemez.
Bir insanı memnun etmek için onu iyice tanımak gerekir. Bu yüzden hanım;
kocasını anlamaya, onun ideallerini, alâkalarını, hislerini, zevklerini
paylaşmaya ve ondan kopmamaya çalışmalıdır. Buna mukâbil erkek de hanımına
karşı aynı şekilde hareket etmelidir. Eğer bunu önemsemezlerse, hayat
arkadaşlığının tabiî îcâbı olan “beraberlikler, ortak noktalar ve paylaşmalar”
gittikçe azalır ve eşler birbirinden zamanla uzaklaşır. Vakitlice tedbir
alınmazsa bu bir müddet sonra öyle bir hâl alır ki; eşler arasındaki muhabbet
ve birliktelik, yerini ayrılık ve nefrete bırakabilir. Bunun en kötü mevsimi
ihtiyarlıktır. Birlikte geçirdikleri yıllar boyunca birbirini tanıyıp anlamaya
çalışmamış kimselerin ihtiyarlık demlerindeki ayrılığı ise, hazîn bir
yalnızlık, geri dönülmez bir hasret ve nedâmettir.
Hanım, beyine hayırlı ve meşrû her işinde yardımcı ve destek olmalıdır.
Onun akrabalarına da hürmette kusur etmemelidir. Tercih ve fedâkârlık durumunda
kalırsa, onun âilesine daha fazla yakınlık göstermelidir.
Hayat sürprizlerle doludur. Felâket ve buhran zamanları olabilir. Böyle
zamanlarda beyinin yanında bulunması ve onun yükünü hafifletmeye çalışması
gerekir. Büyüklerimiz ne güzel demişler:
“Halı ol, üzerinde kırk tane ayak dolaşsın ki,
baş tâcı olasın.”
Ahıskalı Ali Haydar Efendinin Şeyhi Ali Rıza El-Bezzaz Hazretlerine Yazdigi Siiri
Canimizin Cani Efendi Babamiz el Hac Ali Haydar el-Ahishavi (ks) Hazretlerinin, Seyhi Emcedleri el Hac Ali Riza el-Bezzaz (ks) Hazretlerine reca ve niyaz namesidir.
Bu emr-i celile imtisal ancak ask ve muhabbet ehline müyesserdir. Bi ganelerin kari müskildir.
Denizli Ibrahim Efendi´ye Sükranlarimizi Arz Ederiz.ir.
(Lalegül) Dergisi Ocak 2010
İSLÂM’DA NİKÂH VE ÂİLE

Efendim,
günümüzde evlilikle ilgili birçok tartışmalar yapılmaktadır. Öncelikle
insanlar, topluluk hâlinde yaşamaya ve âile kurmaya mecbur mudurlar? Kendi
başlarına hayatlarını idâme ettirseler olmaz mı?
Yalnızlık ve
teklik Allah’a mahsustur. Çünkü o yüce Yaratıcı, bir ve tek olmayı sadece
kendisine has bir keyfiyet kılmış ve bu itibarla bütün varlıkları çift olarak
yaratmıştır. Dolayısıyla bütün varlıklar, bu çift olma özellikleri bakımından
birbirlerine muhtaçtırlar. Aynı zamanda yaratılmış olmaları yönüyle de
yapılarına göre bir noksanlık ve acziyet içindedirler. Yani “mâsivâullah”
adı verilen, Allah’tan gayri bütün varlıklar; binbir türlü ihtiyaç içinde hem
birbirlerine ve hem de her şeyi yoktan var eden Cenâb-ı Hakk’a ebediyyen
muhtaçtırlar.
Bunlar arasında
bilhassa “insan”, başkasına muhtaç olmak yönünden âdeta en başta gelir.
Zira insanın ihtiyaç ve istekleri, diğer varlıklara göre çok daha fazladır.
Üstelik bu ihtiyaçlar, sürekli artar ve bir türlü de bitmez. Çünkü insan,
devamlı olarak maddî-mânevî rahat içinde yaşamak ister. Sıkıntı, yokluk,
ıstırap, çile ve felâketler ona zor gelir. Bu anlarda bilhassa tutunacak bir
el, sığınacak bir gönül arar.
Bu itibarla
âdemoğlu, “üns” veya “ünsiyet” yani “ülfet ve dostluk”
kelimelerinden türetilmiş olan “insan” kelimesiyle isimlendirilmiştir.
Bu bile onun başka varlıklar ve özellikle kendi cinsinden olanlarla bir
beraberliğe muhtaç bulunduğunu gösterir. Bu muhtaçlık, insanın en birinci
özelliğidir ve insan, âdeta bu özelliği ile tanıtılır.
Bu gerçeğin
en bâriz bir şekilde ortaya çıktığı durum, kadın-erkek beraberliğidir. Bu
husus, nesillerin devamını sağlamak bakımından vazgeçilmez bir zarûret, hattâ
şarttır.
Onun için bu
zarûret, diğer canlılarda erkek-dişi, cansız varlıkların kimyevî terkiplerinde
ise artı (+), eksi (-) sûretinde tecellî etmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de
pek çok âyet-i kerimede bu hususa temas edilir:
“Her şeyi
çift yarattık ki, düşünüp ibret alasınız.” (ez-Zâriyât, 49)
“Yerin
bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mâhiyetini bilmedikleri
şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah’ı tesbih ve takdis ederim.” (Yâsin, 36)
“Ve sizi
çift çift yarattık.” (en-Nebe,
8)
Bu âyetlerde
zikredilen çift yaratılma keyfiyeti, aynı varlıktan iki adet şeklinde değil,
yukarıda zikredildiği gibi her şeyin “erkek-dişi” veyahut da “eksi-artı” olarak
yaratılmasıdır. Aksi hâlde bunlardan birinin yaratılışı fuzûlî bulunur ve böyle
bir gereksizlik de Cenâb-ı Hakk’ın “müteâl” yani “bütün kemâl
sıfatlarının sahibi” mânâsındaki yüce sıfatına ters düşerdi. Kısacası o çift
çift yaratmış, ancak her şeyiyle birbirine benzer şekilde hiçbir ikiz
yaratmamıştır. Tek yumurta ikizlerinin de iç dünyalarından parmak uçlarına ve
gözlerine kadar birbirinden farklı o kadar yönleri vardır ki…
Hâsılı Allah
Teâlâ, varlıkları çift çift yaratmış ve aralarına da birbirlerine yakınlık
kurmaları için cezbetme ve cezbedilme kanunu koymuştur. Böylece onların maddî
ve mânevî kemâlini, birbirleriyle bütünleşmelerine bağlamıştır.
Bu hakîkat
etrafında bir erkeğin kadına, bir kadının da erkeğe ihtiyaç ve temâyülü, özü
itibarıyla neslin devamı içindir. Ancak tek gâye, elbetteki bu değildir. Çünkü
kurulan sağlam bir âile yapısı ile fertlerin rûhî ve içtimâî huzur, sükûn ve
âhengi de insanoğlunun muhtaç bulunduğu son derece mühim bir gâye ve hedeftir.
Bu rûhî huzur, sükûn ve âhenge ulaşmada arzu edilen zirveye ise ancak “muhabbetullah”
ile varılabilir. Yani kalbin Cenâb-ı Hakk’a aşkla yönelmesi ile… Bu, Leylâ’dan
Mevlâ’ya doğru bir yolculuktur…
Yani bu
yolculuk için -tabir caizse- Leylâ şarttır. Çünkü muhabbetullah ile Cenâb-ı
Hakk’a yaklaşabilmenin birinci merhalesini kadın-erkek arasındaki muhabbet
teşkil eder. Zira muhabbet, nefsânî arzularla başlamış olsa bile onu aşmadıkça “aşk”
hâline gelmez. Aşk, sevilenler üzerindeki ilâhî tecellîlerin birbirini
çekmesinin adıdır.
Bu çekim
kuvvetinin merkezi olan kalpler, birbirlerine muhabbetle bağlanan eşler
vesîlesiyle âdeta sevdâ antrenmanları (temrinleri) yapar ve böylece
muhabbetullaha hazır hâle gelir, Allah’ı sevme kâbiliyeti kıvam kazanır.
Âilenin tabiî meyvesi olan evlât ile bu kâbiliyet daha da olgunlaşır, liyâkate
döner.
İşte bu
liyâkat ile muhabbetullahın gönülleri kuşatması için evliliğin, ilâhî emirlere
uyularak gerçekleşmesi lâzımdır. Yalnızca aklî ve nefsânî arzu, heves ve
temâyüllerle gerçekleşen bir evlilik -ekseriyetle- muhabbet meyvesini hâsıl
etmemektedir. Dolayısıyla böylesi kurulan yuvalarda, evlilikten beklenilen
mânevî olgunlaşma ve kalbin muhabbet eğitimi gerçekleşmez. Yani gönüller
lâyıkıyla istifade edemez. Çünkü böyle evliliklerde insanlar, umûmiyetle
nefsânî iştihaların kölesi olurlar. Mâneviyatta ilerleme şöyle dursun, gönül
dünyaları daha da geriler, kuraklaşır ve soysuzlaşmaya kadar varabilir.
Olgunlaşmaya
ve mânen yükselmeye, yani dînin yarısını tamamlamaya vesîle olan evlilikler,
ulaşılması gereken ideal seviyeyi göstermektedir. Nasıl ki, bir şeyin tamamı
elde edilemese de elde edilebilecek tarafından vazgeçilmez, aynı şekilde herkes
gücü nispetinde bu ideal vasıfları temin etmekten geri kalmamalıdır. Ancak bu
sayede evlilik vesîlesiyle arzu edilen huzur, sekînet ve olgunluğa
ulaşılabilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)