Sabah Aksam Okuyani, Kesinlikle Seytandan Koruyacak olan Sirli Bir Dua
A´dan Z´ye… ا´den ي´ye… Beşikten mezara kadar öğrenilmesi gereken, kadın-erkek tüm Müslümanlara farz olan ve sonu Cennete varan bir yoldur İlim✦Amel✦İhlas
PEYGAMBERİMİZİ (S.A.V.) SEVMEK VE ONA OLAN RÂBITA
İmâm Buhârî’nin (rh.) Hz. Enes’den (r.a.) rivâyet ettiği bir hadîs-i
şerifte şöyle buyuruluyor:
“Ben sizden birinize; babasından, evlâdından ve bütün
insanlardan daha sevgili olmadıkça, (kâmil) mü’min olamazsınız.”
İnsanın kendi nefsi de “bütün insanlar” tâbiri içine dâhildir. Buna göre,
Peygamberimiz’e (s.a.v.) olan sevginin, her şeyin üstünde olması gerektiği
açıktır.
Nitekim Hz. Ömer (r.a.), “Yâ Resûlellah! Sen bana, nefsim hâriç, her şeyden
daha sevgilisin” deyince, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, “Hayır; Allâh’a yemin
ederim ki, ben sana nefsinden daha sevgili olmadıkça...” buyurmuştur. Bunun üzerine
Hz. Ömer, “Şu anda sen, nefsimden daha sevgilisin” diyerek, onu, imanın kemâli
için nefsi de dahil, her şeyden daha çok sevdiğini ifade etmiştir.
Cübbeli Ahmet Hocamiz - Peygamber Sevgisi (VCD) Sohbeti
Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizi sevmenin alâmetleri
ise şunlardır:
a) Onu fazlaca anmak,
b) İsminin anılması hâlinde, salavât-ı şerîfe getirerek hürmet ve saygı
göstermek,
c) Sünnetlerine uymaktır.
Bu hususlarda, hiç şüphesiz ashâb-ı kirâm, zirvede idi... Onlar, Resûlüllah
(s.a.v.) Efendimiz’in mübârek isimlerini huşu‘ ile yani saygı ve sevgi ile
vücutları ürpererek zikrederlerdi...
İslâm âlimlerinin îzahlarına göre muhabbet; sevdiğini, devamlı olarak anmak
ve kalben ona meyletmektir. Kısaca, sevdiğinin huzûrunda olsun veya olmasın,
onu hatırından çıkartmamaktır.
Peygamberimiz’e (s.a.v.) çokça salevât-ı şerife getirmekteki maksat da;
lâzım olan bu muhabbeti temin edip ziyadeleştirmek... Ve böylece Resûlüllah
Efendimiz’i, hayâlinde temessül ve tasavvur edebilmeyi mümkün kılabilmek
içindir.
Şeyh Ahmed bin Abdü’l-Hayy el-Halebî kuddise sırruh, Peygamberimiz’e
(s.a.v.) salât ve selâmın âdâbı mevzuunda dedi ki:
“Kişi, salât ve selâm getirmeye devam ettikçe, kendisinin, Peygamberimiz
(s.a.v.) Efendimiz’in dizleri önündeymiş gibi olduğunu tasavvur etmesi hâli
teşekkül eder ve bu hâl kuvvet kazanır. Salât ve selâmın kabûlünün alâmeti de,
Peygamberimiz’in (s.a.v.) mübârek sûretlerinin nefiste tabiî olarak kolayca
sâbit olması, gerçekleşmesidir. Yani hayâlinde düşünüp canlandırması, onun
huzûrunda olduğunu mülâhaza etmesinin çok kolay hâle gelmesidir.”
Bütün bu ifadelerden, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz’in mübârek
sûretlerini tasavvur etmenin lüzûmu anlaşılmaktadır. Ayrıca hiçbir şer‘î delil,
bizi bu tasavvurdan men‘etmemiştir. Böylece, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizi
tasavvur etmenin, yani ona râbıta yapmanın meşru’iyeti de sâbit olmuş olur.
Mânâ ehlinin büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) şöyle demiştir:
“Maksadın elde edilmesinde yolların en yakîni, devamlı olarak kalbi şeyhe
bağlamak, vâkıât ve hâtırât ilminde yâni mânâ âleminde görülen şeyler, iç
âlemde duyulan ses ve alınan mesajlar hususunda ondan istifade ederek şeyhin
tasarrufunda fâni olmaktır.”
Mürid, şeyhini kalben tasavvur ettiği zaman, ma’nen ona yakın olur. Kalbini
şeyhine bağlayarak ondan istifade eder. Tabiî ki bu fayda, ancak râbıtanın
şartlarını-âdâbını bilen ve bunlara riâyet eden kişi için hâsıl olur. Mürid,
bir meselenin hallini istediğinde, şeyhini kalbinde hâzır eder ve kalben ona
sorar. Onun rûhâniyeti müridine, o meselenin hallini ilham eder. Bütün bunlar,
kalbi şeyhe rabtetmekle mümkün olur.
İşte bu yapılan amelin adı,
râbıta-i şerifedir. Şeyhin sûretini tasavvur yani râbıta, zikrin verdiği
meyveyi verir, hatta ondan daha da tesirlidir.
Şurası muhakkaktır ki; ashâb-i
güzînin en çok istifade ettikleri husus, Peygamberimiz’in (s.a.v.) tal‘atını
yani mübârek sîma ve çehrelerini görmeleridir. Onun cemâlini görmeleri
dolayısıyla, hiçbir riyâzât ve mücâdeheye yani nefse güç ve zor gelen ağır
terbiye usûllerini tatbik etmeye ihtiyaçları kalmamıştır.
Bu sebepledir ki, derece bakımından hiçbir kimse, aynı devirde yaşamış olsa
bile, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizi görenlerin mertebesine (sahâbe
derecesine) ulaşamamıştır.
Tuhfetü’l-Kitap sâhibi İbnü Ebî Dâvûd el-Hanbelî hazretleri şöyle
buyurdular:
“Müridin şeyhine olan bağlılığının alâmeti, kalbini şeyhine bağlayıp onda
müstağrak olmasıdır. [Yani sâlik, İlâhî muhabbetin istilâsı altında şeyhini
temâşâ ederken, maddî âlem ve mâsivâ hakkında hiçbir his, idrâk ve şuûra sahip
olmamasıdır.] Şeyhine taalluk (tam bir bağlılık) hâsıl olursa, buradan, Cemâl-i
Sermedî’yi müşâdeheye intikal eder. Bu ise ancak, Allah Teâlâ’yı bilenlerin
müşâhedesidir. Yoksa, nefs-i emmârenin şehveti ile fetvâ veren ve kendilerinde
nûrdan, rûhaniyetten zerre bile olmayan nasipsizlerin görüp anlayabilecekleri
bir husus değildir.”
Abdülvehhâb-i Şa‘rânî hazretleri de, Nedâricü’s-Sâlikîn isimli eserlerinde
buyururlar ki:
“... Âdâptan birisi de, müridin, şeyhini gözlerinin önünde hayâl etmesidir.
Meşâyih nezdinde bu husus, âdâbın en mühimmi ve en kuvvetlisidir.”
Bahru’l-Mevrûd isimli eserlerinde ise şöyle derler:
“Ey kardeşim! İyi bil ki; bizden birimizin, kalbini şeyhine –ki o şeyh
ister hayatta, ister vefat etmiş olsun– bağlaması, muhakkak faydalıdır. Çünkü
bizim şeyhe bağlanmamız, onun Allah Teâlâ’ya müstenit olmasındandır.... [Yani
hakikatte, onun vâsıtasıyla Allâh’a bağlanmaktayız.] Yoksa, onun şahsına
değildir bağlılığımız.”
Şeyh İbrahim bin Ömer Molla İhsâî (k.s.) de Risâle’sinde bu hususu şöyle
açıklıyor:
“Mürid için şeyhi ile musâhabe (görüşüp sohbet etmek) mümkün olmazsa, onu
hayâlinde tasavvur ederek, şeyhinin huzûrunda olduğunu kabul eder... Tamamiyle
şeyhinin vücûdunda fâni olunca da, Allah’a (c.c.) teveccüh eder. Bu usûlü
tekrar ede ede, nûr-i İlâhî’nin parlak bir şekilde letâifine gelip, bir takım
mânâların açılmasını ve mâsivâdan kurtularak, Allah Teâlâ ile beraber olmasını
temin etmiş olur.”(3)
***
Kuru Lâfla Müslümanlık Olmaz - Mehmed Şevket Eygi

Hulefa-i
Râşidîn devrinden sonra tarihte görülmüş en başarılı İslam devleti uygulaması
Osmanlıdır. Osmanlı devleti Tanzimat’a kadar bir din devleti olmuştur.
Tanzimat’tan sonra devlet dini uygulaması başlamıştır.
Osmanlı
batıncaya kadar İslama bağlı ve saygılı olmuştur.
Türkiye
cumhuriyeti gerçek mânada laik değildir, devlet dini sistemini uygulamaktadır.
Osmanlının aksine Kemalist rejim İslamla ve Müslümanlarla savaşmıştır.
İslamda din
devlet ayırımı yoktur. İslamın dünya sistemine devlet demeye bile lüzum yoktur.
İslam denilince devlet de içindedir.
Dünyadaki ve
yurt içindeki İslam karşıtı güçler, İslamı ve Müslümanları büsbütün
kazıyamadıkları için dini tahrif etmeye; Şeriatsız, fıkıhsız, cihadsız,
Ümmetsiz, İmametsiz, tesettürsüz light ve ılımlı beşerî bir İslam türetmeye
çalışıyor.
Musalli
Müslümanlar değil, musalla Müslümanları yetiştirmek için çabalıyorlar.
Yine
Müslümanlık ve Müslümanlar olsun ama Kur’an hükümleri hayata uygulanmasın.
Yeni, suya
sabuna dokunmaz, devlet işlerine karışmaz, bir tür ideoloji veya hümanizma
şeklindeki sulandırılmış İslamı, İslam düşmanları da kabul ediyor.
Adı
Müslüman, İslamlıkla pek ilgisi yok. Ölünce cenazesi camiye getiriliyor ve
musalla taşına konup namazı kılınıyor. Dinsizlerin buna itirazı yoktur. Zaten
iki dinli, iki kimlikli Kriptoların da cenaze namazları kılınmıyor mu?
İslam ve
Müslüman düşmanlarının en sevmedikleri, en korktukları, en nefret ettikleri şey
Ehl-i Sünnet İslamlığıdır.
Ehl-i Sünnet
İslamlığında sahih itikat vardır… Kur’ana uymak vardır… Sünnete uymak vardır…
Şeriata uymak vardır… İslam ahlakına uymak vardır… Muhalifler bunları kabul
etmez.
Ehl-i Sünnet
İslamlığında Ümmet birliği ve İmamet kavramı vardır…
İşlerin
istişare ile görülmesi vardır.
Cihad fi
sebilillah vardır.
Tesettür
vardır.
Riba yasağı
vardır.
Helaller
haramlar vardır.
Ehl-i Sünnet
İslamlığında aklın büyük yeri vardır, aklı olmayanın dini yoktur ama akıl din
kaynağı değildir, dini anlamak için vasıta ve alettir.
Ehl-i Sünnet
İslamlığında edille-i erbaa vardır.
Ehl-i sünnet
İslamlığında, insanların yaptığı bütün işler ef’al-i mükellefîn denilen
ölçülerle ölçülür.
Ehl-i Sünnet
İslamlığında din devlet, din dünya ayırımı yoktur.
İşte bu
sebepler dolayısıyla ehl-i küfür ve ehl-i nifak, Ehl-i Sünnet ve Cemaat
İslamlığından nefret eder.
Ehl-i Sünnet
İslamlığını hangi müesseseler öğretir, hayata uygular?
Bunların
birincisi İslam Medreseleridir. Onlar, Müslüman halkı aydınlatan, uyaran,
bilgilendiren, mânen kontrol eden icazetli ve râsih ulema ve fukaha yetiştirir.
İkincisi:
Tevhidî eğitim veren İslam mektepleridir. Onlarda her sabah icazetli ulema ve
fukaha din ve Kur’an dersi okutur… Vakit namazları okul camiinde, bütün
öğrencilerin katılımıyla, okul imamının ardında cemaatle eda olunur. İslam
mekteplerinde Kur’an, Sünnet, Sevad-ı Âzam İslamlığını okutulur. İslam
Mekteplerinde karma eğitim yapılmaz.
Üçüncüsü:
Şeriata ve dinin zahir hükümlerine sımsıkı bağlı olmak şartıyla tasavvuf
tarikatlarıdır.
Dördüncüsü:
Müslüman aile sistemidir, âile terbiyesidir.
Beşincisi:
İş, ticaret, sanayi, finans hayatını kontrol eden loncalar, ahîlik teşkilatı ve
fütüvvet ahlakıdır.
Altıncısı:
Ümmet teşkilatıdır, Ümmet Şûra Meclisidir, Ümmet Fetva Heyetidir, Ümmet Âqiller
ve Âyan Meclisidir.
Münkirler ve
münafıklar İslam medreselerinden, tasavvuf tarikatlarından, İslam
mekteplerinden, fütüvvet ahlakından ve İslam ailesinden nefret eder.
Onlar,
Feminizmi alet ederek İslam ailesini yıkmaya çalışır.
Onlar, Ehl-i
Sünnet Müslümanlığını yıkmak için, zamanımızda üç yüzden fazla muhkem ayetin
hükümleri geçerli değildir diyen Fazlurrahman’ın sapık Tarihsellik mezhebini
yaymaya çalışır.
Onlar
Şeriatın ve Ehl-i Sünnet’in ikinci ana kaynağı olan Sünneti yıkmaya çalışır,
Peygamberimizin sahih hadîslerini, AB standart ve normlarına göre ayıklar.
Onlar
Allahın koyduğu kesin hükümlerin bir kısmını kabul eder, bir kısmını reddeder.
Onlar
icabında İslam bayraklarını dalgalandırarak dini içinden yıkar.
Evet lafla,
kuru edebiyatla Müslümanlık olmaz… Müslüman Allaha, Kur’ana, Peygambere,
İslama, Şeriata, İslam ahlakına bağlı olacaktır. Ümmete ve İmamete bağlı
olacaktır. Sünnet ve Sevad-ı Âzam dairesi içinde olacaktır. Dinden hiçbir
tâviz=ödün vermeyecektir.
İslamın bir
tek zaruriyatını, Kur’anın bir tek harfini inkar eden kafir olur.
Kur’an,
Sünnet, Ümmet, İmamet, Ahlak-ı İslamiye, Sevad-ı Âzam Müslümanı olalım…
Mehmed Şevket Eygi
13 Mayıs 2014 Salı 01:01
Ahmed Ibni Idris - 1. Vird-i Serif: TEHLIL-I MAHSUS
KENDILERINI OKUYANIN GÖKLERIN VE YERIN ANAHTARLARINA MALIK OLACAGI ÜC VIRD-I SERIF
1.) TEHLIL-I MAHSUS
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)