Cübbeli Ahmet Hoca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cübbeli Ahmet Hoca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

'Bu Vatan Bölünmeyecek' - Cübbeli Ahmet Hoca Efendi

Mahmud Efendi Hazretleri söyledi
 
Biz Suriye’den gelen muhacirlere acıdık, kucak açtık onları vatanımıza kabul ettik. Bu yüzden Allah da bize acıyacak ve vatanımızı böldürmeyecek diye düşünüyorum. Mahmud Efendi Hazretleri de bana “Bölünme yok” diye konuştu.
Allah’ım bize güzel ensarlık yapabilmeyi nasip eylesin. Hükümetimiz bu işte hassas oldu. 
Gelenleri hep aldı, kabul etti, yerleştirmeye gayret ettiler. Bundan dolayı ben hep dua ediyorum. Hükümete de, özellikle Tayyip Bey’e çok dua ediyorum. Kaç milyon muhacir oldu. Maddi olarak da sıkıntı oldu. Bu duayı hak ettiler. 
Bakın teröristler bizim de vatanımızı bölmeye çalışıyor. Askerimiz, polisimiz canlarını vatan için, din için, Allah için feda ediyor. Ben öyle düşünüyorum ki bu hainler, bu şerefsizler bu vatanı böldüreceklerdi. İyi de bir plan yapmışlardı. Bölünme planları da hazırdı.  Ama biz acıdık, Allah da bize acıdı diye düşünüyorum. Bu muhacirlere, bu gariplere, bu fakirlere hükümetimizin, devletimizin kucak açmasından dolayı. 
KIYMETLİ ECDADIN TORUNLARI
Koca Almanya 60-70 bin kişi alırım diyor. Koca ülkeler 50-100 bin kişi zor alırım diyor. Onlar da senelerce ittiler, almadılar. Haberlerde durumları görüyorsunuz. Macaristan’da kameramanın yaptıklarını. Çelme takıp çocuğuyla giden mülteciyi düşürüyorlar. Çoluk, çocuğa tekme atıyorlar. Bir de bizim Türk askerinin karşılamasına, istikbaline bakın. Ben haberlerde sürekli takip ediyorum. Onların o çocukları kucaklarına almaları, sevmeleri, o sıcakta gelenlere su vermeleri, küçük çocukların ağızlarına su vermeleri, ailelere ikramları… İnsan evladı ya Türk askeri, insan evladı! Kıymetli ecdadın ahfadı yahu. Evlad-ı Fatihan yani. 
BİR GÂVURLARA BİR DE BİZİM ASKERE BAKIN
Onlar da orada güneşin altında, zor şartlarda saatlerce görev yapıyorlar. Yine de nasıl kol kanat geriyorlar, yediriyorlar, içiriyorlar, ikram ediyorlar. Son gördüğüm haberlerde ne kadar çok duygulandım.  Şu gâvurların yaptıklarına bak, bir de bizim askerlerimizin yaptıklarına. Elhamdülillah. Şimdi Allah-u Teâlâ bu vatanı bize bağışlamaz mı? Ben bağışlar diye düşünüyorum. Ve böldürmez ve böldürmeyecek. Ben Mahmud Efendi hazretlerine bunu sordum. Kaç ay evvel “Bölünme tehlikesi çıkıyor” dedim. Bana “Bölünme yok” dedi. Bu söz Allah’ın izniyle, Allah’ın sözüdür. Buhari’de, en sahih hadiste “Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum.” (Buhârî, Rikak 38.) buyuruyor. 
Böyle bir makamda Mahmud Efendi hazretleri. Tabi ki bu insan senin benim gibi normal bir vatandaş değil yani. “Bölünme yok” dedi. Biz o zamandan beri rahatız Elhamdülillah. 
KARŞINDA ERMENİ VAR
Bu Çözüm Süreci’ni çok kötü istismar ettiler. Hükümet iyi niyetle bu işe başladı, başlattı. Belki bir sulh olur, barış olur, salah olur diye iyi niyetle başlattı ama karşında Ermeni var, karşında zındık var, karşında İsrail var, Yahudi var. Karşında Müslüman Kürt yok ki. Geçen haberlerde rastladım. Adam haç çıkarıyor. 
PKK’lı geberirken haç çıkarıyor yahu. Müslüman Kürt olabilir mi bu? Haçla ne işi var bunun? Adamlar telsizlerden “1915’in intikamı alacağız” diyor. 1915 ne? Ermeni çetelerinin Osmanlı memleketinden tehciri, sürgün edilmesi. 
Yine Osmanlı memleketindeler ama yerlerinden tehcir ediliyorlar. 
Neden? Çünkü Erzurum’da, Kars’ta birçok şehirde, ilçede Müslümanları çoluk, çocuk hepsini şehit ettiler. 
Toplu mezarlara gömdüler, tecavüz ettiler. 
Bu Ermeniler neler ettiler, neler. Ayette öldürme izni de var ama ecdadımız öldürme tarafını tercih etmeyip, “Bari sürgün olsunlar da oradaki Ermeni çetelerinin yararlandığı bölgelerdeki düzenleri bozulsun” diyerek, altyapılarını dağıtmak için yaptı bunu Osmanlı ecdadımız. Haklıydılar, meşruydular. 
GiDECEK YERiMiZ YOK
Şimdiki PKK’nın ne alakası var bununla. Ben Kürdüm diyen adam “1915’in intikamını alacağız” diyor. Yani “Ben Ermeniyim” demek istiyor.  Müslüman Kürt’ün ne alakası var bu işle. O zaman Hamidiye alayları vardı. Osmanlı o bölgedeki Kürtlerden oluşturduğu askerlerle bu işi yaptı. Kürt askerler de Osmanlı’ya tabiydi. Osmanlı’da her sınıf vardı. Onların tehcirinde bu düzeni, bu nizamı Kürtler yaptı. Dolayısıyla burada Kürtlere bir zarar gelmedi ki. Ama adam “1915’in intikamı” diyor. Ha o zaman desene “Ben Ermeniyim” diye. 
SON VATAN PARÇASI
İşte Burhan Kuzu abimiz geçenlerde “Hepsi sünnetsiz” dedi. Tabi benim de bildiğim şeyler bunlar. Bizim Müslüman Kürt ile ne derdimiz olabilir? 
Ne alakası olabilir? Geçen bir sohbeti sırf buna ayırdım. “Bizde bu kelle varken, bunlarda da bu para varken çok şaplak yeriz” dedim. Çünkü gâvur durmuyor,  parasını pulunu sarf ediyor. Müslüman Türk milletini zaafa uğratmak, vatanımız böldürmek istiyor. Son vatan parçası burası. 
Biz buradan nereye gidebiliriz? Ben şahsen kaç defa hapislere girdim, çıktım. 3 defa girip, çıkmışlığım var. Başıma ne tehditler geldi. Hiçbir yere gidecek halimiz yok yani bizim. Bazıları gidebiliyor, edebiliyor. Ben çıkamam bu vatandan. Ne olursa olsun burada olsun. Ne yapalım yani? Tek vatanımız var. 
MAHŞER SABAHINA KADAR
Vatan sevgisi imandandır. Şimdi bu asker, polis vatanı müdafaa için canını veriyor, seve seve feda ediyor. 
Hadis-i şerifte “Siz yerdekilere merhamet edin ki göktekiler (Allah ve melekler) de size merhamet etsin” (Ebu Davud, Edeb, 58; Tirmizi, Birr, 16) buyruluyor. Yerdekiler kim? İşte aç, açık,  muhacirler. Esed sürekli bombalıyor. Türkiye bunlara acıyor, Allah da bize acıyacak ve vatanımızı böldürmeyecek. İnşallah bu millet bu vatanda mahşer sabahına kadar İslam, Kur’an ile abad olacak. Biz buna hem dua edeceğiz dua ile kalmayacağız tebliğ edeceğiz, davet edeceğiz. Şehitlerimize destek vereceğiz. 
ÖLÜME TERK EDEMEZDİK
Suriye politikasını eleştirenleri eleştiriyorum. Çünkü mecbursun. Milyonlar kapıya dayanmış. Bunları almamak ölüme terk etmek demekti. 
Tayyip Bey’in açıkladığına göre 4 Milyar Dolar’ı geçmiş bunun maliyeti. 450 milyon Doları mı ne dışardan gelen yardımmış. Geri kalanın tümü bizim devletimizin, milletimizin imkânlarıyla yapıldı. Allah-u Teâlâ bu kadar merhamet eden bir devlete, bir millete bu kadar zeval vermeyecek inşallah. Ve bu millet bu vatanda kaim olacak, payidar olacak.
 
http://www.gazetevahdet.com/bu-vatan-bolunmeyecek-3531yy.htm
 
 
 

Beraat Gecesini Nasıl Ihya Edelim?




AYET-İ KERİME

“Apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu [Kur’anı] mübarek bir gecede indirdik. Elbette biz insanları uyarmaktayız.” Duhan 2,3

HADİS-İ ŞERİF

“Berat gecesi göklerin kapıları açılır, melekler müminlere müjde verir ve ibadete teşvik ederler.” [Nesai, Beyheki, A, Münziri]

ALİMLERDEN ÖĞÜTLER

"Kur'an-ı kerimden ve Resul aleyhisselamın hadis-i şeriflerinden sonra en kıymetli kitap, İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat kitabıdır. Hanefi mezhebinde en mükemmel ve en kıymetli fıkıh kitabı, İbni Abidin'in Dürrül-Muhtar haşiyesidir. Şafii’de Tuhfet-ül-Muhtac kitabıdır."
Seyyid Abdülhakim-i Arvasi
 

BERAAT GECESi İLK SECDEDE YAPILACAK DUA

Âişe (Radıyallâhu Anhâ)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in beraat gecesi kıldığı nâfile namazın ilk secdesinde:  “Karartım da hayalim de Sana secde etti. Gönlüm sana iman etti. İşte elim ve onunla kendi aleyhime işlediklerim. 

Ey her büyük şey için kendisine umut bağlanan Büyük Allah’ım! Ey büyük! Büyük günahları affet! Yüzüm, kendisini yaratan, kulağını ve gözünü yar(ıp yarat)ana secde etti.  Nimetlerini Sana karşı ikrar ediyorum. Büyük günahlarımı itiraf ediyorum. 

Ben nefsime zulmettim. Öyleyse beni bağışla. Zira günahları Senden başkası affedemez. Azâbından affına sığınıyorum. Hışmından rahmetine, gazâbından rızana sığınıyorum.  Senden sana sığınıyorum. Sana karşı övgüyü sayıp bitiremem. Zat’ın, pek yüce olmakta daim oldu. Sen kendini övdüğün gibisin” dualarında bulundu. 

İKİ SECEDE ARASINDA YAPILACAK DUA

Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) beraat gecesi kıldığı namazda iki secde arasında: “Ey Allâh! Bana şerden arınmış bulunan takvâ sahibi olan, kâfir ve bedbaht olmayan bir kalp bağışla” diye dua etti.
(Beyhakî, Fadâilü’l-evkāt, no:26-29, sh:126-132; Şu‛abü’l-îmân, no:3556-3557, 5/362-365; Münzirî, et-Terğîb, no:1546, 2/124; Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, 13/257-260)

İKİNCİ SECDEDE YAPILACAK DUA 

Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) beraat gecesi kıldığı namazın ikinci secdesinde:
 “Yâ Rabbi! Sana kardeşim Dâvud (Aleyhisselâm)ın dediği gibi diyorum. Seyyidim için yüzümü toprağa sürüyorum. Efendimin cemâli için tüm yüzler toprağa sürülmeye değer” diye duada bulunmuştur.
(Beyhakî, Fadâilü’l-evkāt, no:26-29, sh:126-132; Şu‛abü’l-îmân, no:3556-3557, 5/362-365; Münzirî, et-Terğîb, no:1546, 2/124; Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, 13/257-260)
 

BU GECE DUALARLA SABAHLAMALIYIZ

Ey kardeşler! Bizler yalvarıp yakarmaya muhtacız, zira bizim günahlarımız haddinden aşkındır. Peygamberimiz bizim için ağlarken bizim  de kendimize ağlamamız ve bu mübârek gecede hem kendimiz, hem âilemiz, hem de tüm İslam ümmeti için dualarla sabahlamamız daha ziyade yakışır. 

Allâh-u Teâlâ bu gecenin fazîleti hakkında şöyle buyurmuştur:

“Hâ! Mîm! O (hidâyet yollarını) iyice açıklayıcı Kitâb (olan Kur’ân)a yemin olsun!

Muhakkak Biz onu (bereketi bol olan) mübârek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz dâima (kullarımızı önlerindeki tehlikelerden) uyarıcılar olduk. Her hikmetli iş onda ayrılır.  Katımızdan pek önemli bir iş olarak (ki, o geceden, bir daha seneki benzeri geceye kadar meydana gelecek ecellerin kesimi, hacca gideceklerin yazımı, zelzeleler, yıldırımlar ve harplerin kaydı ve bunlarla ilgili nüshalamanın başlaması bu önemli işimizin örneklerindendir)! 

MÜBAREK GECEDEN MAKSAT

Şüphesiz ki Biz dâima (kullarımıza elçiler) göndericiler olduk!

Senin Rabbinden (kullarına) büyük bir rahmet olsun için! Şüphesiz ki O (tüm işitilenleri hakkıyla duyan) Semî’de, (yaratıkların tüm halleri dâhil olmak üzere, bütün malumatı çok iyi bilen) Alîm de ancak O’dur!” (Duhân Sûresi:1-6)

Beydâvî, Nesefî, Hâzin ve Âlûsî (Rahimehumullâh) gibi birçok mûteber müfessirin beyânı vechile; bu âyet-i kerîmelerde geçen mübârek geceden maksat; bazı müfessirlere göre kadir gecesi ise de, Ikrime (Radıyallâhu Anh) ile müfessirlerden bir cemaate göre beraat gecesidir. 

KADER VE KAZALAR

Bu görüş Kur’ân’ın kadir gecesinde indirilmiş olmasıyla çelişmez. Zira bu görüşün sahipleri indirilen şeylere âit zamiri Kur’ân’ı Kerîm’e değil de, ilerisinden anlaşılan: “Kaderle ilgili büyük bir emr”e raci kabul etmişlerdir.
Buna göre mana: “Biz eceller, rızıklar, zengin etme, fakir kılma, diriltme ve öldürme gibi önemli emirlerimizi beraat gecesinde takdir edip, Cibrîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl’e bildirdik ki, bir dahaki seneye kadar kullarımız hakkında bu hükümleri icrâ etsinler” demektir. 

Ebu’d-Duhâ (Radıyallâhu Anh)ın beyanına göre Allâh-u Teâlâ şabânın yarı gecesinde kaza ve kaderleri takdir eder, kadir gecesinde ise bu hükümlerin yazılı bulunduğu nüshaları erbâbı meleklere teslim eder. 

MELEKLERİN TAKİBİ

Zemahşerî (Rahimehullâh)ın beyanına göre; bir senelik hâdiselerin levh-i mahfûzdan istinsâhı (kopyalanması)na beraat gecesi başlanır, kadir gecesi bitirilir ve bu dosyalar dört meleğe tevdî edilir (ısmarlanır). Bu nüshalar şunlardır:

1) Rızıklarla ilgili nüsha Mîkâîl (Aleyhisselâm)a, 

2) Harplerle ilgili dosya Cebrâîl (Aleyhisselâm)a, 

3) Zelzeleler, yıldırımlar ve yer çöküntüleriyle ilgili, bir de kulların amellerini zapteden evrak birinci kat semânın görevlisi olan İsmâîl isimli büyük bir meleğe, 

4) Hastalıklar ve ölümlerle ilgili kayıtlar da ölüm meleğine teslim edilir. 

Beyhakî (Rahimehullâh)ın beyanına göre; kadir gecesi bir dahaki seneye kadar Kur’ân-ı Kerîm’den indirilecek olan sûre ve âyetler takdir edilir. Beraat gecesi ise yeryüzünün yönetimiyle ilgili meleklerin takip ettiği diğer işler vuzûha kavuşturulur. 

LEYLE-İ MÜBAREKE

Dolayısıyla: “Her hikmetli ve önemli iş, tarafımızdan pek önemli bir iş o gece ayrılır” kavl-i şerîfinde geçen: “Her muhkem iş” tâbiri, kadir gecesiyle ilgili olarak: “Kur’ân’ın cüzleri, sûre ve âyetleriyle alâkalı her önemli konu” diye tefsir edilir. 

Beraat gecesi hakkında ise: “Kulların rızıkları ve ecelleri gibi önemli meseleleri” şeklinde izah edilir. (Beyhakî, Şu‛abü’l-îmân, 5/253) Bu yüzden ulemâ: “Recebin fazîleti ilk gecesinden dolayı ilk onunda, şabânın fazîleti yarı gecesinden dolayı ortasında, ramazanın fazîleti ise kadir gecesinden dolayı son onundadır” demişlerdir. (Ahmed ibni Hicâzî, Tuhfetü’l-ihvan, sh:42)

Leyle-i mübârekeden beraat gecesinin kastedildiği görüşünü destekleyen birçok hadîs-i şerîf ve rivâyet mevcuttur.

Nitekim Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

 ECELLER YAZILIR

“Eceller şabândan şabâna (belirlenip) kesilir. Hatta (beraat gecesi) adamın ismi ölüler arasında (yazılıp) çıkmışken, o (başına geleceklerden habersiz bir şekilde) nikâh yapar ve çocuğu doğar.” (İbni Zencüveyh, Deylemî, no:2410; İbni Ebi’d-dünyâ, İbni Cerîr et-Taberî, 21/10; Beyhakî, Şu‛abü’l-îmân, no:3839-40; İbni Hacer, Tesdîdü’l-kavs, 2/115; Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, 13/253-254)

Râşid ibni Saîd (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Şabânın yarı gecesi Allâh-u Teâlâ ölüm meleğine o sene öldürmek istediği her canlının rûhunu kabzetmesini vahyeder (bir dahaki seneye kadar öldüreceği canlıların isimlerini bildirir).” (Dînevrî, Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, 13/254)

Ikrime (Radıyallâhu Anh): “Her hikmetli ve önemli iş o gece ayrıntılı bir şekilde yazılır” âyet-i kerîmesinin tefsiri hakkında şöyle buyurmuştur:

 “Şabânın yarısının gecesinde senenin tüm işleri kesin karara bağlanır. Yaşayacak olanlar, ölecek olanlardan ayrılıp yazılır. 

Hacca gidecekler de yazılır, artık ne onlara bir kişi ilave olunur, ne de onlardan bir kişi eksiltilir.” (İbni Cerîr et-Taberî, 21/9-10; Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, 13/252-253)

ŞABAN AYI VE ORUÇ

Atâ ibni Yesâr (Radıyallâhu Anh) şöyle demiştir.   “Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şabân ayında tuttuğu kadar hiçbir ayda oruç tutmazdı. Bunun sebebi de o sene ölecek olanların ecellerinin o ayda (levh-i mahfûzdan alınıp) nüsha (kopyalanarak görevlilerine ısmar) lanmasıdır.” (İbni Ebî Şeybe, el-Musannef, 3/103; Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, 13/253)

Âişe (Radıyallâhu Anhâ) şöyle demiştir. 

 “Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şabân ayında tuttuğu oruçtan daha çok hiçbir ayda oruç tutmazdı. Çünkü o ayda, o sene ölecek olanların ruhları nüsha (dosya)lanır. Hatta adamın adı ölenlerin arasında yükseltilmişken, o düğün yapar, ismi ölenler arasında kaldırılmış olan bir adam da hacca gider.” (İbni Asâkir, Târîh-u Dimeşk, 61/250; Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, 13/253-254)

 

 

Receb-i Şerefin Namazları


Her kim recebde, Kur’ân’dan kolayına gelen (sûreler)le elli (rekat nâfile) namaz kılarsa,  Allâh-u Teâlâ ona çiftler ve tekler adedince insan tüyleri ile hayvan kılları sayısınca (sevap ve) haseneler yazar.

Re­ceb ayı­nın ba­şın­da, or­ta­sın­da, so­nun­da ve ba­zı gün­le­rin­de kı­lın­ma­sı mak­bul olan bir­çok na­maz var. Ha­dis-i şe­rif­ler­le sa­bit ol­du­ğu üze­re bu mü­ba­rek ay­da kı­lı­na­cak bu na­maz­lar, mü­min kul­la­ra ahi­ret ha­ya­tı­nı kur­ta­ra­cak se­vap­lar ka­zan­dı­rır.

3-4-5, 13-14-15 VE 23-24-25’İN­DE KI­LI­NA­CAK H­CET NA­MA­ZI

Emî­rü­’l-mü­mi­nîn Ali ib­ni Ebî Tâ­lib (Ker­re­mal­lâ­hu Vec­he­hû)dan nak­le­di­len ve Üveys el-Ka­ra­nî (Vey­sel Ka­râ­nî)nin na­ma­zı di­ye bi­li­nen bu ha­cet na­ma­zı­nı baş­lık­ta ge­çen gün­le­rin bi­rin­de kıl­mak is­te­yen ki­şi ge­ce­den oru­ca ni­yet eder ve zik­ro­lu­nan gün­ler­de oruç­lu olur, iş­rak­tan son­ra gu­sül ab­des­ti alır, kim­sey­le ko­nuş­maz. Ze­val­den ön­ce (kuş­luk vak­tin­de) dört re­kat­ta bir se­lam ve­re­rek on iki re­kat kı­lar, ilk dört re­kat­ta Fâ­ti­ha­’dan son­ra Ku­r’­ân-ı

Ke­rî­m’­den ko­la­yı­na ge­len âyet-i ke­rî­me­le­ri okur, bu dört re­ka­tı bi­ti­rin­ce yet­miş ke­re: “Ger­çek var­lık olan ve her  şe­yi açı­ğa çı­ka­ran o yü­ce pa­di­şah Al­lâh-u Te­âlâ’­dan baş­ka ilah yok­tur. Onun ben­ze­ri hiç­bir şey yok­tur. Hak­kıy­la işi­ten de gö­ren de O’­du­r” zik­ri­ni söy­ler.

MURADI YERİNE GELİR

İkin­ci dört re­ka­tın her re­ka­tın­da Fâ­ti­ha­’dan son­ra üç ke­re Nasr Sû­re­si­’ni okur, se­lam­dan son­ra ise yet­miş ke­re: “En güç­lü yar­dım­cı ve en iyi yol gös­te­ri­ci olan Al­lâh! ‘An­cak Sa­na kul­luk ede­riz ve an­cak Sen­den yar­dım di­le­ri­z’ âyet-i ke­rî­me­si­nin hak­kı için (dua­mı ka­bul et)” du­ası­nı okur.  Üçün­cü dört re­kat­ta ise Fâ­ti­ha­’dan son­ra üç ke­re İh­las Sû­re­si­’ni okur, se­lam­dan son­ra yet­miş ke­re Elem­neş­rah Sû­re­si­’ni okur, son­ra sağ eliy­le göğ­sü­nü sı­vaz­la­ya­rak sec­de­ye va­rır ve ora­da hâ­ce­ti­ni Al­lâh-u Te­âlâ’­dan di­ler, han­gi hâ­ce­ti olur­sa ol­sun Al­lâh-u Te­âlâ’­nın lüt­fu ke­re­miy­le el­bet­te o mu­ra­dı ye­ri­ne ge­ti­ri­lir. (Mu­ham­med ib­ni Ha­tî­rüd­dîn, el-Ce­vâ­hi­ru­’l-hams, sh:55-56)

RE­CEB-İ ŞE­RέFİN YA­RI­SI­NIN NA­MAZ­LA­RI

Enes (Ra­dı­yal­lâ­hu Anh)dan mer­fû­an ri­va­yet edi­len bir ha­dîs-i şe­rîf­te Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem) şöy­le bu­yur­muş­tur:

 “Her kim re­ce­bin ya­rı (on be­şin­ci) ge­ce­sin­de on dört re­kat kı­lar; her re­kat­ta, bir Fâ­ti­ha, yir­mi İh­lâs, üçer ke­re de Fe­lak ve Nâs sû­re­le­ri­ni okur. Na­ma­zı­nı bi­ti­rin­ce ba­na on ke­re sa­lât okur son­ra da otu­zar ke­re tes­bih, hamd, tek­bir ve teh­lil de bu­lu­nur­sa, Al­lâh-u Teâ­lâ ona, se­vap­la­rı­nı yaz­mak, Fir­devs (cen­ne­tin)de ken­di­si için ağaç­lar dik­mek üze­re bin me­lek yol­lar.

O ge­ce­ye ka­dar yap­tı­ğı bü­tün gü­nah­la­rı si­ler, bir da­ha­ki se­ne­ye ka­dar üze­ri­ne hiç­bir gü­nah yaz­maz. Bu na­maz­da oku­du­ğu her har­fe kar­şı­lık, ken­di­si­ne ye­di yüz ha­se­ne ya­zar, her ru­kû ve sec­de­si­ne kar­şı­lık cen­net­te ona ye­şil ze­ber­ced­den on kasr (köşk) bi­na eder.

Her re­ka­ta mukabil, cen­net­te ona kır­mı­zı yâ­kut­tan on şe­hir ve­rir. Bir me­lek ge­lip, eli­ni omuz­la­rı ara­sı­na ko­ya­rak: ‘Geç­miş gü­nah­la­rın mu­hak­kak ba­ğış­lan­dı, ame­li­ne ye­ni­den baş­la­’ der.” (Cû­zekānî, Sü­yû­tî, el-Le­’â­lî, 2/57)  Re­ce­bin ya­rı (on be­şin­ci) ge­ce­si, bir Fâ­ti­ha, on İh­lâs ile yüz re­kat kı­lı­nıp, pe­şi­ne bin ke­re is­tiğ­far­da bu­lun­mak, gü­nün­de de bir Fâ­ti­ha ve bir İh­las ile el­li re­kat kıl­mak teş­vik edi­len amel­ler­den­dir. (Mu­ham­med en-Nâ­zi­lî, Ha­zî­ne­tü­’l es­râr, sh:67)

İS­TİF­TAH GE­CE­Sİ NA­MA­ZI

Mu­ham­med ib­ni Ha­tî­rüd­dîn Haz­ret­le­ri­’nin nak­li­ne gö­re; re­ce­bin on be­şin­ci ge­ce­si beş se­lam­la on re­kat kı­lı­nır, her re­kat­ta Fâ­ti­ha­’dan son­ra otuz ke­re İh­las Sû­re­si oku­nur, na­maz bi­tin­ce yüz ke­re: ‘Es­tağ­fi­rul­lâ­h’ de­ni­le­rek Al­lâh-u Te­âlâ’­dan mağ­fi­ret ta­lep edi­lir. (Mu­ham­med ib­ni Ha­tî­rüd­dîn, el-Ce­vâ­hi­ru­’l-hams, sh:57)

ON BE­ŞİN­Cİ GÜN NA­MA­ZI

Mu­ham­med ib­ni Ha­tî­rüd­dîn Haz­ret­le­ri­’nin nak­li­ne gö­re; re­ce­bin on be­şin­ci gü­nü iş­rak­tan son­ra yir­mi beş se­lam­la el­li re­kat kı­lı­nır, her re­kat­ta Fâ­ti­ha­’dan son­ra bi­rer ke­re İh­las ve Mu­av­vi­ze­teyn (Fe­lak-Nas) sû­re­le­ri oku­nur, da­ha son­ra sec­de­ye va­rı­la­rak şu du­a oku­nur:  

 “Ey Al­lâh! Yal­nız Se­nin için na­maz kıl­dım, an­cak Sa­na sec­de yap­tım, sa­de­ce Sa­na iman et­tim, bir tek Sa­na te­vek­kül et­tim, o hal­de Sen be­nim Se­nin hu­zu­run­da al­çal­ma­ma, yüz üs­tü ka­pan­ma­ma, yal­nız kal­ma­ma, bo­yun kır­ma­ma, yal­va­rıp ya­kar­ma­ma, şaş­kın­lı­ğı­ma, ih­ti­yaç ve za­ru­re­ti­me acı da, dert­le­rim­den bir çı­kış ve kur­tu­luş ba­na na­sip et. Ey acı­yan­la­rın en mer­ha­met­li­si! Rah­me­tin­le (dua­mı) ka­bul ey­le!” (Mu­ham­med ib­ni Ha­tî­rüd­dîn, el-Ce­vâ­hi­ru­’l-hams, sh:57)

BA­ŞI, OR­TA­SI VE SO­NUN­DA KI­LI­NA­CAK NA­MAZ­LAR

Sel­man (Ra­dı­yal­lâ­hu Anh)dan ri­va­ye­te gö­re, re­ceb hi­la­li be­lir­di­ğin­de, Ne­bî (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem) ona şöy­le bu­yur­du:

 “Ey Sel­man! Her­han­gi bir iman­lı ka­dın ve­ya er­kek bu ay­da otuz re­kat kı­lar; her re­kat­ta, bir ke­re Fâ­ti­ha, üçer ke­re de İh­las ve Kâ­fi­rûn sû­re­le­ri­ni okur­sa, mut­la­ka Al­lâh-u Teâ­lâ on­dan gü­nah­la­rı­nı si­ler, ayın ta­ma­mı­nı oruç tut­muş gi­bi ken­di­si­ne ecir ve­rir, ge­le­cek se­ne­ye ka­dar (de­vam­lı) na­maz kı­lan­lar­dan (sa­yıl­mış) olur.

Ken­di­si için her gün, Be­dir şe­hid­le­rin­den bir şe­hid ame­li yük­sel­ti­lir. Her gü­nün oru­cu­na mukabil onun için, bir se­ne­lik iba­det ya­zı­lır. Onun için bin de­re­ce yük­sel­ti­lir.

ATEŞTEN KURTARIR

Eğer ayın tü­mü­nü tu­tup bu na­ma­zı da kı­lar­sa, Al­lâh-u Teâ­lâ onu ateş­ten kur­ta­rır, cen­ne­ti ken­di­si­ne va­cip kı­lar ve Al­lâh-u Te­âlâ’­nın (ma­ne­vi) ci­va­rın­da (mak­bul­ler­den) olur.

Cib­ril ba­na bu­nu bil­dir­di ve: ‘Yâ Mu­ham­med! Bu (na­maz) si­zin­le, müş­rik ve mü­nâ­fık­lar ara­sın­da bir alâ­met­tir, çün­kü mü­na­fık­lar bu­nu kı­la­maz­la­r’ de­di.”

Bu­nun üze­ri­ne Sel­man (Ra­dı­yal­lâ­hu Anh) bu na­ma­zı na­sıl ve ne za­man kı­la­ca­ğı­nı so­run­ca, Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem) şöy­le bu­yur­du:

“Ey Sel­man! Ayın ba­şın­da on re­kat kı­lıp; her re­kat­ta bir Fâ­ti­ha, üç ke­re de İh­las ve Kâ­fi­rûn sû­re­le­ri­ni okur­sun. (Son) se­la­mı­nı ve­rin­ce, el­le­ri­ni kal­dı­rıp: ‘Al­la­h’­tan baş­ka hiç­bir ilâh yok­tur. O tek­tir, hiç­bir or­ta­ğı yok­tur. Mülk O’­na âit­tir, hamd O’­na mah­sus­tur, di­ril­tir ve öl­dü­rür, Ken­di­si ise dâi­ma di­ri­dir, hiç öl­mez.

Bü­tün ha­yır­lar, O’­nun (kud­ret) elin­de­dir. O her şe­ye hak­kıy­la gü­cü ye­ten­dir.

Ey Al­lâh! Se­nin ver­di­ği­ne hiç­bir en­gel yok­tur, en­gel­le­di­ği­ni de ve­re­cek bi­ri yok­tur. Zen­gin­lik sa­hi­bi­ne, ser­ve­ti Sa­na kar­şı ya­ra­maz!’ der­sin.  Son­ra el­le­ri­ni yü­zü­ne sür.

YÜZÜNÜ MESHET

Ayın or­ta­sın­da da on re­kat kı­lıp; her re­kat­ta bir Fâ­ti­ha, üç ke­re de İh­las ve Kâ­fi­rûn Sû­re­le­ri­ni okur­sun. (Son) se­la­mı ve­rin­ce, el­le­ri­ni kal­dı­rıp:  ‘Al­la­h’­tan baş­ka hiç­bir ilâh yok­tur. O tek­tir, hiç­bir or­ta­ğı yok­tur. Mülk O’­na âit­tir, hamd O’­na mah­sus­tur. Di­ril­tir ve öl­dü­rür. Ken­di­si ise dâi­ma di­ri­dir, hiç öl­mez. Bü­tün ha­yır­lar, O’­nun (kud­ret) elin­de­dir. O her şe­ye hak­kıy­la gü­cü ye­ten­dir. O Vâ­hid, Ehad, Sa­med, bir ve tek ilâh­tır, eş ve ço­cuk edin­me­miş­ti­r’ deyip, son­ra­sın­da el­le­rin­le yü­zü­nün üs­tü­nü mes­het.

Ayın so­nun­da da on re­kat kı­lıp; her re­kat­ta bir Fâ­ti­ha, üç ke­re de İh­las ve Kâ­fi­rûn sû­re­le­ri­ni okur­sun. (Son) se­la­mı ve­rin­ce, el­le­ri­ni kal­dı­rıp:

 ‘Al­la­h’­tan baş­ka hiç­bir ilâh yok­tur. O tek­tir, hiç­bir or­ta­ğı yok­tur. Mülk O’­na ait­tir, hamd O’­na mah­sus­tur. Di­ril­tir ve öl­dü­rür. Ken­di­si ise dâi­ma di­ri­dir, hiç öl­mez. Bü­tün ha­yır­lar, O’­nun (kud­ret) elin­de­dir. O her şe­ye hak­kıy­la gü­cü ye­ten­dir.

Al­lâh-u Teâ­lâ, Efen­di­miz Mu­ham­med (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem)e ve te­miz Ehl-i Bey­t’­ine sa­lât et­sin.

SIRATTAN GEÇİŞ İZNİ

O çok yü­ce ve pek bü­yük Al­lâh-u Te­âlâ’­nın yar­dı­mı ol­ma­dan (hiç­bir şe­ye) güç ve kuv­vet yok­tu­r’ de ve di­le­ği­ni is­te, du­ân ka­bul edi­lir.  Al­lâh-u Teâ­lâ se­nin­le ce­hen­nem ara­sı­na, her bi­ri­nin me­sa­fe­si gök­le yer ara­sı ka­dar ge­niş olan yet­miş hen­dek ko­yar ve her re­ka­ta mukabil sa­na bir mil­yon re­kat ya­zar, ay­rı­ca sa­na ateş­ten be­rat ve sı­rat­tan ge­çiş iz­ni ve­rir.”

Sel­man (Ra­dı­yal­lâ­hu Anh) şöy­le an­lat­tı: “Ne­bî (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem) bu ha­di­si bi­ti­rin­ce, duy­du­ğum bu ka­dar faz­la mü­kâ­fat­tan do­la­yı Al­lâh-u Te­âlâ’­ya şü­kür için, ağ­la­ya­rak sec­de­ye ka­pan­dım.” (Ab­dülkādir el-Gey­lâ­nî el-Ğun­ye, 1/329-330; Sa­fû­rî, Nüz­he­tü­’l-me­câ­lis, 1/141)

RE­CEB-İ ŞE­RÎF­TE BİR NA­MAZ

Enes ib­ni Mâ­lik (Ra­dı­yal­lâ­hu Anh)ın ri­va­yet et­ti­ği bir ha­dîs-i şe­rîf­te Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem) şöy­le bu­yur­muş­tur:

“Her kim re­ceb­de, Ku­r’­ân’­dan ko­la­yı­na ge­len (sû­re­ler)le el­li (re­kat nâ­fi­le) na­maz kı­lar­sa, Al­lâh-u Teâ­lâ ona çift­ler ve tek­ler ade­din­ce in­san tüy­le­ri ile hay­van kıl­la­rı sa­yı­sın­ca (se­vap ve) ha­se­ne­ler ya­zar.” (İb­ni Asâ­kir, Tâ­rîh-u Me­dî­ne­ti Di­meşk, no:5121, 43/291-292) İb­ni Ab­bâs (Ra­dı­yal­lâ­hu An­hu­ma)nın ri­va­yet et­ti­ği bir ha­dîs-i şe­rîf­te Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem) şöy­le bu­yur­muş­tur:

“Her kim re­ceb­den bir gün oruç tu­tar ve on­da, ilk re­ka­tın­da yüz ke­re Âye­te­’l-Kür­sî, ikin­ci re­ka­tın­da yüz ke­re İh­lâs-ı Şe­rîf oku­ya­rak dört re­kat kı­lar­sa, cen­net­te­ki ma­ka­mı­nı gör­me­dik­çe ve­ya bu ken­di­si­ne gös­te­ril­me­dik­çe öl­mez.” (Sü­yû­tî, el-Le­’â­lî, 2/55; İb­ni Ar­râk, Ten­zî­hü­’ş-Şe­rî­‛a, 2/89)  İb­ni Cev­zî­’nin, “Mev­zû­’a­t”­ını tah­kik eden Nû­red­din Bo­ya­cı­lar ho­ca­mız, bu ha­di­sin uy­dur­ma ol­ma­yıp, is­nâ­dı­nın za­yıf ol­du­ğu­nu açık­la­mış­tır. Ba­kı­nız! Ha­dis no:1007, 2/435.

Ayet-i Kerime

Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.”(Ahzâb, 56)

Hadis-i Şerif

“Allah’a sığınan kimseyi koruyup himaye ediniz. Allah için isteyene veriniz. Size iyilik yapana siz de iyilik yapınız. Şayet verecek bir şey bulamazsanız karşılık vermek istediğinizi göstermek üzere kendisine dua ediniz.”
(Ebû Dâvûd, Zekât 38; Nesâî, Zekât 72)

Nişanlılar Dinen Birbirlerine Yabancıdır - Cübbeli Ahmet Hoca Efendi


Nişan hiçbir zaman nikâhtan bir parça değildir. Bu yüzden nişanlıların iki yabancı gibi mahremiyet kaidelerine titizlikle riâyet etmeleri, halvet olmamaları, kapalı yerde yalnız kalmamaları, telefon ve internet görüşmelerine yönelmemeleri, zarûrî birkaç görüşme yaptıklarında da lâubâlî davranmamaları ve birbirinin ellerini asla tutmamaları gerekir.

MAHREMiYET SAGLAMAZ

Burada şunu belirtmek gerekir ki, nişan hiçbir zaman nikâhtan bir parça olmadığı için nişanlıların dînen birbirlerine yabancılığı sürmektedir. 

Bu yüzden nişanlıların evde olsun, arabada olsun, umûmî gezi yerlerinde olsun iki yabancı gibi mahremiyet kaidelerine titizlikle riâyet etmeleri, halvet olmamaları, kapalı yerde yalnız kalmamaları, telefon ve internet görüşmelerine yönelmemeleri, zarûrî birkaç görüşme yaptıklarında da lâubâlî davranmamaları ve birbirinin ellerini asla tutmamaları gerekir. 

RASÛLÜLLÂH YALNIZ KALINMASINI YASAKLADI

Zira nişanlılık başkasının nişan yapmasına mânî olmak dışında iki taraf arasında hiçbir mahremiyet sağlamaz, dolayısıyla nişanlı çiftler arasında nâmahremlik devam etmektedir ki Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) birbirine nâmahrem olan iki kişinin bir yerde yalnız kalmasını şiddetle yasaklamıştır. 

Nitekim İbni Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:   “Bir adam, beraberinde mahremi olmayan kadınla asla tenhâda kalmasın.” (Buhârî, et-Terğîb fi’n-nikâh:110, no:4935, 5/2005) 

Bilindiği üzere büluğa ermiş bir erkeğin mahremi olmayan yabancı kadınların avret yerlerine bakması câiz değildir. Kadının avret yeri ise el ve yüz dışındaki bütün bedenidir. 

Bu bakışın şehvetli veya şehvetsiz olması yâhut fitneye sebep olacak şekilde olup-olmaması netîceyi değiştirmez. Nitekim Allâh-u Te‛âlâ: “ Habîbim! İmanlı erkeklere de ki;  haramlara karşı gözlerini yumsunlar da sadece helâllere baksınlar ve tenâsül uzuvlarını zina ve livâta gibi haramlardan  korusunlar! 

İşte sana!  Günahlara düşüp kirlenmelerindense bu kendileri için daha temiz bir  hareketdir. Muhakkak Allâh onların kime bakmakta ve ne yapmakta olduklarının görünen-görünmeyen yönlerini hakkıyla bilen bir Habîr’dir. İmanlı kadınlara da de ki; gözlerini erkeklerin ve kadınların avret yerlerine bakmaktan yumsunlar ve tenâsül uzuvlarını  zinadan ve şehvetle birbirine sürtünmeden korusunlar.  Örf ve âdete göre, zorunlu olarak kendilerinden görünen  yüzler, ayaklar ve eller dışında ziynet  mahalleri olan vücutlarının diğer yerlerini meydana çıkarmasınlar” (Nûr Sûresi:30-31’den) âyet-i kerîmelerinde inanan erkek ve kadınlara gözlerini haramlardan sakınmalarını emretmiştir.

ZARURET MÜBAH KILAR

Şeriat kafa kesmek değildir - Cübbeli Ahmet Hoca Efendi

Biz Allah’ın gönderdiği her şeye iman ettik. Şeriat İslam demektir. Kur’an ve din ile eşittir. Dolayısıyla bunların birbirinden farkı yoktur. Sen bunu kafa kesmek, el kesmek diye korkutucu mahiyete bürüyerek, insanları nefret ettirip, soğutarak, sonra da kahrolsun diye bağırarak bir yere varamazsın.
Şeriat, İslam, Kur’an, din eşittir. Hepsi birdir. Şimdi millet İslam’ı namaz-abdest, şeriatı ise kafa kesmek, el kesmek zannediyor. Değil! İslam neyse şeriat odur, şeriat neyse İslam odur. Bunların birbirinden farkı yoktur. Bu yanlış anlayışa son vermek lazım.  Hırsızın kolunun kesileceği Kur’an’da Maide Suresi’nde sabittir. Bunu ben söylemiyorum. Bana inanmıyorsanız Diyanet’in mealini açın bakın. Orada da yazıyor. Bugün bunun tatbik edilmemesi ayrı meseledir. Senin ona inanman ayrı meseledir. Allah’ın hükmü bu. Sen buna inanıyor musun, inanmıyor musun? İnandım. Bitmiştir! 
KARAR MAHKEMENİN 
Tatbik etmek bizim elimizde değil. Zaten şahıslar bunu tatbik edemez. Olay mahkemeye intikal etmeli ve mahkeme bu kararı vermelidir. Şimdiki mahkemelerde böyle bir hüküm olmadığı için böyle bir karar veremiyorsa o bizi alakadar etmez. Kur’an’da bu var, biz buna inandık. Biz bunu anlatıyoruz. Yoksa gidipte hırsızın kolunu tut kes demedik ki sana. Senin yapacağın iş değil o. Zina yapana 100 sopa Kur’an’da var. “Sakın da acımayın” diyor. Bu ayeti kerime var. Biz şimdi bu ayeti inkar edebilir miyiz? Bu gibi şeylere şeriat deniliyor. Tamam ama aynı zamanda Kur’an bu. Kur’an’ın, İslam’ın içinde, dinin, kitabın ortasında. Şimdi bir hırsızın kolu kesilse memlekette hırsız kalır mı?!
650 SENEDE 30 VAKA
Osmanlı’da 650 sene boyunca sadece 30 civarı kol kesme vakası olmuş. Millet de kapısı, penceresi açık yatıyormuş. Şimdi her mahallede 30-40 tane hırsızlık oluyordur. Önlenemiyor ne yapacağız?! Anca hapishane yapmaya devam et. Adliye sarayı, hapishane, adliye sarayı, hapishane… Başka çare yok. Çünkü Allah-u Teala böyle buyurmuş. Zina da böyle buyurmuş. Ancak fertler bunu uygulayamaz. Bu mahkeme işidir. Şuandaki mahkemelerdeki maddelerde bu yok. Sen Allah’a tövbe, istiğfar et. Gidipte mahkemeye “Ben zina ettim. Bana 100 sopa vur” demene lüzum yok ki.
İNKÂR EDEMEYİZ
Siyasi cezalar, caydırıcı cezalar, engelleyici cezalar bakımından bu konu konuşuluyor. Şu anda bu yürürlükte değil. Yürürlükte olmaması bizim onu inkâr etmemizi gerektirmez. Biz “Allah’ın kitabındaki ayetler bunlardır. Kur’an’a, şeriata inandık” diyeceğiz.
Ha amel edebiliyor muyuz? Kısmen ediyorsun, etmiyorsun. Niye etmiyorsun? Mecburuz elimizde değil. Bazı şeylere zorlanıyoruz. O zaman mesul değiliz. Zorlayanlar mesul. 
İNSANLARA İLİM VERELİM
Ama elinde şeriatın hükümleriyle yaşama imkânı da var. Şeriat dediğimiz zaman affedersiniz tuvalete sol ayakla girilmesi de şeriattır. Tuvaletten sağ ayakla çıkılması da şeriattır. Hanımınla hayız halinde birleşmemek de şeriattır. Nifaslı kadınla cinsi münasebet yapmamak da şeriattır. Tuttuğun oruç, kıldığın teravih de şeriattır. Bu bir bütündür. Sen bunu kafa kesmek, el kesmek diye korkutucu mahiyete bürüyerek, insanları nefret ettirip, soğutarak, sonra da kahrolsun diye bağırarak bir yere varamazsın. Onun için insanlara ilim verelim. Doğruyu bildirelim. Casiye Suresi’nin 18. ayetinde şeriat kelimesi geçmektedir. Şeriat İslam demektir. Kur’an ve din ile eşittir. Dolayısıyla bunların birbirinden farkı yoktur. Biz Allah’ın gönderdiği her şeye iman ettik.
Şeriat dediğimiz zaman affedersiniz tuvalete sol ayakla girilmesi de şeriattır. Tuvaletten sağ ayakla çıkılması da şeriattır. Hanımınla hayız halinde birleşmemek de şeriattır. 
BiR FiL YETMEZ
Timur çadırını kurmuş, kavuruyor bütün Anadolu’yu. Köylere de bakmaları için birer fil vermiş. Nasreddin Hoca’nın köylüleri de o file bakmaktan aciz kalmış. Hortum gibi çekiyormuş. Her şeyi yiyip bitiriyor. Köylüler Nasreddin Hoca’ya gitmişler “Bu Timur senin adamındır. Sen bir şey söyle de bu fili alsın bizden. Biz bakamıyoruz” demişler. Nasreddin Hoca’da “İçinizden bir heyet seçin. Gelin birlikte gidelim. Bir şekilde mevzuyu açarız” demiş. Köylüler tamam demiş. Nasreddin Hoca önden köylüler arkadan düşmüşler yola. Yolda ilerledikçe Timur’dan korkularına köylüler yavaş yavaş dökülmeye başlamış. Dökülen dökülene… Nasreddin Hoca tam çadıra girecekken arkasına dönüp bir bakmış kimse yok. Neyse çadıra girmiş. Timur “Buyur hocam” demiş. Yedirmiş, içirmiş “Bir emrin mi var hocam” diye sormuş. 
Nasreddin Hoca’da “Bir fil daha istiyor bizim köylüler” diye cevap vermiş. 
KENDiNi ÜSTÜN GÖRME 
Komşuna, arkadaşına bakıyorsun “Bu 5 vakit kılmıyor,  Cuma’dan Cuma’ya gidiyor.Ben 5 vakit kılıyorum, o zaman evliyayım”  diyorsun.
Sahabelerin, evliyaların imtihanlarına, cihatlarına, gayretlerine bakıyorsun kendinin ne mal olduğunu anlıyorsun. “Ben neyim yahu? Şu zatlara bak, biz hiçbir şey yapamıyoruz” diyorsun. Kendini daha altta görüyorsun, hakir görüyorsun.   Sen ne yapıyorsun? Menkıbe kitaplarına, evliyaullahı anlatan kitaplara bakmıyorsun, komşuya, arkadaşa bakıyorsun. “Bu 5 vakit kılmıyor, Cuma’dan Cuma’ya gidiyor. Ben 5 vakit kılıyorum, o zaman evliyayım” diyorsun. 
AYAĞIN YERE BASSIN
Öbürüne bakıyorsun sünnetleri kılmıyor. “Ben sünnetleri de kılıyorum, Kutbul Aktab olacağız az daha” diyorsun. Pazartesi, Perşembe oruçlarını da tutarsan Ğavs sensin o zaman dünyada! Mübarek çıktıkça çıktın. Hele bir ayağın yere bassın. Bu kadar evliya, ulema var. Bu alemde Allah’ın ne velileri, ne dostları var. 
Sen onların yanında nesin yani?! Sen niye alta bakıyorsun, yukarıya baksana. Kendini hakir görsene. Onun için Allah-u Teala bizi bize tanıtsın. Bizi bize bildirsin. 


Kaynak: http://www.gazetevahdet.com/seriat-kafa-kesmek-degildir-1027yy.htm

BEN NİYE YALANCI OLUYORUM ?


Hayrettin Karaman köşe yazısında bana fasık, facir demiş. Ben senin “polemik değil diyalog” isimli kitabındaki görüşlerine reddiye yazdım. Sen bu kitaptaki görüşleri tekzip etmiyorsan ben niye yalancı oluyorum arkadaş.

Hayrettin Karaman yazıp duruyormuş benim hakkımda. Evvelce adam yerine koymadığından adımı hiç anmadı. Şimdi adım piyasaya çok çıktığından adımı anmaya mecbur oldu. Bu çok önemli bir şey. Çünkü biz mektepli değiliz. İmam hatipli, ilahiyatçı değiliz ya onlar da hocaların hocası olduğu için bizi adam yerine koymadıklarından cevap bile verme lüzumu görmedi. Ama şimdi de abone oldu. Sıralı cevap veriyor. Mübarek senelerce adam yerine koymadın şimdi de fazla adam yerine koydun. Ben o kadar fazla bir adam değilim yani. Beni adam yerine koyup bu kadar cevap verme yazık. Sen ne kadar ilimler yayıyorsun millete. Yeni Şafak gazetesi hidayet kaynağı olmuş. Sen şimdi orada köşeni bana ayırıyorsun millet öbür ilimlerden mahrum oluyor. Benle ne uğraşıyorsun. 

DOĞRULUK BENİ KURTARACAK

Benim geçen sohbeti çözüm yapmış. O sohbetteki konuşmaları daha bizimkiler yapamadı. Çözüm yapıp, gazeteye koymuş hoca efendi. “Yalan cübbeye de girse yalandır” demiş. Bu ara bana yalancı ve fasık deyip duruyor. Hayatta en uzak olduğum şey yalandır. Bana “En önemli vasfını söyle” dense “Sadakat ve dürüstlük” derim. Aleyhime de olsa doğruluktan hiç ayrılmadım. Ne mahkemede, ne de başka bir yerde aleyhime de olsa doğru konuştum. Çünkü biliyorum ki sonunda doğruluk beni kurtaracak. Ama bana yalancı diyor. Kısaca bu yalancılığı bir anlayalım. Sonra fasık da diyor. Zaten fasık, facir aynı tabir. 

Fasık büyük günahları alenen işleyen demek. Milletin ortasında alenen içki içen gibi. Kebair günahları alenen, cihâran, cehran işleyenlere söyleniyor. Fasık ile facir eş değerlidir mana bakımından. Ama fasığın kâfir manası da var. Onu kastetmediğini düşünüyorum. Bozuk adam manasında. Bir adam alenen yalan konuşuyorsa zaten fasıktır. Yalancı deyince fasık demesi de çok yadırganmaz. Çünkü yalancıysa bir adam otomatikman fasık oluyor.

BEN KENDİMİ HİÇ BEĞENMEM

Siz ne kadar beğenseniz de ben kendimi hiç beğenmem. Bana da kendimi beğendiremezsiniz. Çünkü beni benden iyi bilemezsiniz. Hadis-i şerifte “Allah-u Teâlâ bu dini facir adamlarla da teyit eder.” (Buhârî, Cihâd:178, no:2897, 3/1114) buyruluyor. Yani destekler. Bazen bakarsın bir sürü adamın hidayetine vesile olmuş. Namaza başlatmış, on binleri, yüz binleri döndürmüş. Bu adam facir olabilir mi? Hadis-i şerife göre bu onun facir olmadığı anlamına gelmez.

Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri (Kuddise Sirruhû) bu hadis-i şerifi okuduktan sonra “Ben kendimi facir görüyorum, zaten hadiste ‘Allah facirle de dini destekler’ buyrulduğu için işte o facir adam benim.” diyor. Tabi tasavvufun reisi, efendisi. İslam’a çok hizmeti olmuş. Tabi ki bu onu tevazu olarak söylüyor.

“FACİR DEME”

Efendi Hazretleri’ne bir gün: “Cüenyd-i Bağdadi belli ki tevazu yapıyor. Ama ben hakikaten facir durumdayım. Ama benden fayda da oluyor millete. Namaza başlayan, itikadı düzelen binler, on binler oluyor.” dedim. Mahmud Efendi Hazretleri: “Kendine facir deme. Ben seni facir, fasık olarak görmüyorum. Bir yanlışını da görmüyorum.” dedi.

ŞAHİTLİĞİNE İTİBAR EDİLMEZ

Sen şimdi bana facir, fasık diyorsun ama burada da Mahmud Efendi Hazretleri gibi bir zat var. Onun dediği mi muteber, senin dediğin mi muteber?! Allah indinde senin şahitliğin mi geçerli, onun şahitliği mi geçerli? Sen beni ne kadar tanıyorsun, o beni ne kadar tanıyor. Benim babamın nikâhını bile o kıymış. O zaman burada sen şahitliğine itibar edilecek bir konumda değilsin kusura bakma. Hiç tanışmıyoruz çünkü. Ama sen şimdi bana yalancı diyorsun. 

Niye yalancı diyor? Diyor ki “Alıntı yaptığın kitap benim kalemimden çıkmış değildir.” Polemik değil diyalog kitabından bahsediyor. “Senin ve başkalarının iftiralarına cevap verdiğim bir kitap yazdım (yazacağım değil, yazdım)” diyor. Bundan evvelki yazısında yakında çıkacak diye okudum ben. Şimdi de yazdım diyor. “Üç yıl önce yayınladım, yakında ikinci baskısı da çıkacak.” diyor. Üç yıl önce yayınladın ama yine ben sana reddiye yazdıktan sonra. Ben ne isterdim. O kitapta sana ait olmayan laflar yazıldıysa ben reddiye yapmadan senin o kitaba tekzip yapman lazımdı. Üç yıl önce diyorsun. Üç yıl beni kurtarmadı. Ben hapse girip çıktığım zaman zaten üç yılı geçti. Ben sana bu reddiyeyi hapse girmeden evvel yazdım. 

O zaman senin yayınladığın benim reddiyemden sonra. Ne zaman ki millet “Ya hu bu ne biçim laflar söylemiş.” diye senin hakkında acabalara düştü, sen de kalktın bu kitabı yazdın. Halbuki hemen “Polemik değil diyalog kitabında benim demediğim laflar yayınlandı.” şeklinde tekzip yayınlaman lazımdı. 

ÂLİM İSE TÖVBE YETMEZ

RAMAZAN-I ŞERİF AYI' nın Faziletleri & Oruç Sohbeti (eski Kayıt)



RAMAZAN-I ŞERİF AYI' nın Faziletleri & Oruç Sohbeti (eski Kayıt)

Allah´tan (CC) Korkmak Ne Demektir?


 
 
Allahtan korkmak, bir zâlimden korkmak gibi değildir. Bu korku, saygı ve sevgi ile karışık olan bir korkudur.
Âşıkların mâşuklarına karşı yazdıkları şiirlerde, böyle korku içinde olduklarını bildiren beyitleri az değildir. Mâşukunu kendinden pek yüksek bilen bir âşık, kendini o sevgiye lâyık görmiyerek, hislerini böyle korku ile anlatmaktadır. İnsan, sevdiği kimseyi, herhangi bir şekilde üzmekten korkar. Allahü teâlâyı ise, herkesten çok sevmek lâzımdır. Allahı çok seven bir kimse, herhangi bir yanlış iş yapıp, O’nu üzerim diye çok korkar. Bizleri yoktan var eden ve çeşitli ni’metler ihsân eden Rabbimizi elbette çok sevmek lâzım olduğu gibi, bu sevgiyi kaybetmekten de çok korkmak lâzımdır. Allahtan korkmak büyük derecedir.
Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruluyor ki:
(Allah indinde en kıymetliniz, O’ndan en çok korkanınızdır.) [Hucurât 13]
(Allahtan korkun! Biliniz ki Allahın azâbı çok çetindir.) [Bekara 196]
(Allahtan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.) [Mâide 100]
Allahtan korkmanın önemi
Âlimler ve ârifler buyuruyor ki: Allahtan korkanın kalbi hikmetle dolar.Kalbinde Allah korkusu bulunmayan kalbler harap olmuştur. Allahtan korkmanın alâmeti, kendini hasta görüp, ölüm korkusuyla bütün isteklerinden kaçınmaya çalışmaktır.Allahtan korkan kimse, Allahü teâlânın rahmetinin çok bol olduğunu bilir.
Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruluyor ki:
(Kim günah işler veya kendine zulmeder, sonra pişman olup, mağfiret dilerse, Allahı çok affedici, çok merhametli bulur.) [Nisâ 110]
(Allahın rahmetinden ümidinizi kesmeyin; çünkü kâfirlerden başkası, Allahın rahmetinden ümidini kesmez.) [Yûsüf 87]
Allahü teâlânın azâbı şiddetli olduğu gibi, rahmeti daha boldur.
Hadîs-i şerîflerde buyuruluyor ki:
(Rabbinizden bahsedince, korku verecek şey söylemeyin!) [Beyhekî]
(Allahı kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin!) [Taberânî]
(Eğer kul, Allahın ne kadar affedici olduğunu bilseydi, haram işlemekten çekinmezdi. Azâbının da ne kadar şiddetli olduğunu bilseydi, hep ibâdet eder, hiç günah işlemezdi.) [Nesefî]
(Günah işlemiyen olsa, Allahü teâlâ günah işliyecek kimseler yaratır, sonra onları mağfiret ederdi. Zîrâ Allahü teâlâ, gafûrur rahîmdir.) [Taberânî]
İnsanları Allahın rahmetinden ümitsizliğe düşüren, onlara zorluk gösteren bir kişiye, Kıyâmet günü Allahü teâlâ, (Sen kullarıma rahmetimden ümit kestirdin. Bugün sen de rahmetimden mahrûmsun) buyuracaktır.
Peygamber efendimiz de buyurdu ki:
(Allahın rahmetinden ümit kestirip [dinden] nefret ettirene la’net olsun!) [Şir’a]
Allahın rahmeti, dünyada mü’min-kâfir herkesedir. Âhırette, kâfirlere rahmetin zerresi yoktur. (Rahmetim herşeyi kaplamıştır) buyurulduktan sonra, (Rahmetim, benden korkup, haramlardan kaçan ve zekâtlarını veren ve Kur’ân-ı kerîme inananlar içindir) buyuruluyor. (A’râf 156)
(Havf ve recâ [korku ile ümit] arasında bulunan mü’min, umduğuna kavuşur, korktuğundan emîn olur) Hadîs-i Şerîfini düşünmeli, Allahü teâlânın azâbından korkup, rahmetinden de ümit kesmemelidir! (Tirmizî)
Bir insan ne kadar büyük günah işlerse işlesin, Allahın rahmetinden ümidini kesmemelidir. Hatta azılı bir kâfir bile tevbe edip "La İlahe illallah Muhammedün Resulullah" dese, bütün günahları affolur, tertemiz bir insan olur. Yani dünyada iken Allahın affetmediği günah yoktur. Tevbe edince şirki yani kâfirliği de affeder. Öldükten sonra kâfirlere af yoktur. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Allahın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Allah bütün günahları affeder.) [Zümer 53]
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, kıyamette buyurur ki: "Dünyada iken bir gün beni hatırlayıp ananı, benden bir kerecik korkanı, Cehennemdem çıkarın") [Tirmizî]
(Kâfir Allahın rahmetinin çokluğunu bilseydi, cennetten ümid kesmezdi.) [Buharî]
Azabı Şiddetlidir
İbadet yapmamak, günahlardan kaçmamak insanın kalbini karartır, zamanla küfre sokar. Yani kâfir olur. Ebedi Cehennemde kalır. Günahların hepsi Allahın emrini yapmamak olduğundan büyüktür. Hadis-i şerifte, (Çok küçük bir günahtan kaçmak, bütün cin ve insanların ibâdetleri toplamından daha iyidir.) buyuruluyor. Tevbe edilmiyen günaların cezası verilirse, bu cezaya katlanmak çok zordur. Allahü teâlânın gazabı günahlar içinde saklıdır. Bir günah yüzünden büyük azaba maruz bırakabilir. Yüz bin sene ibâdet eden makbul bir kulunu ebediyyen Cehenneme koyabilir. Mesela iyi yüz bin sene itaat eden İblis, kibredip secde etmediği için sonsuz olarak Cehennemlik oldu. Âdem aleyhisselamın oğlu, bir adam öldürdüğü için ebedi Cehennemlik oldu. Her duâsı kabul olan Belam-ı Baura, bir günaha meylettiği için imansız gitti. Karun zekât vermediği için malı ile helak oldu.
O hâlde her günahtan kaçmaya çalışmalıdır. Günah işleyince de ümitsizliğe kapılmamalı, hemen tevbe etmelidir. Mümin hem Allahın rahmetinden ümidini kesmemeli, hem de Ondan çok korkmalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Müminin kalbinde korku ile ümit varsa, Allahü teâlâ onu umduğuna kavuşturur, korktuğundan da emin eder.) [İbni Mace]
Yani bir mümin, Allahın azabından korkar, rahmetinden de ümidini kesmez, haramlardan kaçıp ibadelerini yapmaya çalışırsa Cennete gider. (K. Saadet)
İnsan ne kadar çok günahkâr olursa olsun Allahın rahmetinden ümidini kesmemelidir! İmanı olan kimse, er-geç mutlaka Cennete girecektir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Allahın rahmetinden ümidini kesen, dalalet ehlidir.) [Hicr 56]
 
 
Alinti
 
Cübbeli Ahmet Hocamiz - Allah´tan Korkmak (54 Farz-26. Sohbet)