
Öyle bir
rahmet ki, her varlık O’nun hürmetine yaratıldı ve O’na olan muhabbeti
nisbetinde Hak katında kıymet buldu.
Öyle bir
rahmet ki, şefkat ve merhameti, bütün insanlığı, hattâ bütün mahlûkâtı kuşattı.
Öyle bir
rahmet ki, bütün dimağlara ve gönüllere ebedî bir âb-ı hayat mesâbesinde ilim,
irfan, hikmet ve aşk menbaı olarak Cenâb-ı Hak tarafından en müstesnâ
vasıflarla sonsuz bir feyz ü bereket kaynağı olarak ihsan buyruldu.
Öyle bir
rahmet ki, O’nunla sonsuz hidâyet rehberi Kur’ân ikrâm edildi.
Öyle bir
rahmet ki, Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın en sevgilisi, Habîb’i, Mîrac
bahşettiği Rasûlü oldu.
Öyle bir
rahmet ki, O olmasa bütün âlemler ıssız çöllere dönerdi.
Öyle bir
rahmet ki, yaratılışın başlangıcı O’nun nûru ile vücûd buldu. Küre-i arzda
zuhûr eden bütün peygamberler, O’nun nûrunun feyz ve berekâtını taşımışlardır.
Öyle bir
rahmet ki, nerede bir güzellik varsa, O’ndan bir akistir. Âlemde bir çiçek
açılmaz ki, O’nun nûrundan olmasın! Zîrâ O olmasaydı, hiçbir şey vücut
bulmazdı. O ki, solmayan, aksine gün geçtikçe tazelik ve tarâveti daha da
artan, serâpâ nurdan ibâret bir gonca-i ilâhî…
Öyle bir
rahmet ki, O’nun değerini ve kadrini bizzat Allah Teâlâ anlatıyor. Hem de O’na
salât ederek…
Hak
Teâlâ’nın Rasûlü’ne salât ederek O’nun kadr ü kıymetini bildirmesi, her türlü
medh ü senânın üstündedir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, O’na salât ü selâmda bizzat kendi
yüce zâtını misâl gösteriyor ve bütün meleklerine de O Güzeller Güzeli’ne,
Kâinât’ın Fahr-i Ebedîsi’ne salevât getirttiğini beyan buyuruyor. Ardından
bütün mü’minlere aynı şekilde O’na salât ü selâm getirmeyi bilhassa emrediyor.
Çünkü Cenâb-ı Hak, bizleri 124 bin küsur peygamber arasından böyle bir
peygambere meccânen ümmet olma nîmetiyle müşerref kılmıştır.
Bizlere olan
bu ilâhî lutuf, bir müstesnâlık ifade ettiği kadar, bahşedilen şerefin
büyüklüğü nisbetinde, bizim için bir şükür borcu ve vefâ hukûkunu da
beraberinde getirmektedir. Yâni Peygamberler Sultânı’na ümmet olma mertebesi,
hem rütbelerin en büyüğü, hem de mes’ûliyetlerin en ağırı demektir. Öyle ki
Allah Teâlâ, O’na itaati kendisine itaat, O’na isyanı kendisine isyan olarak
beyan buyurmaktadır.
Bu itibarla
her mü’minin O’na karşı en mühim şükür ve vefâ hukûku, O’nu her şeyden, hattâ
canından daha çok sevmekle başlamalıdır. Bu çerçevede ismi her anıldığında O’na
cân u gönülden salât ü selâm getirmek, O’nun örnek şahsiyetinden feyz alarak
bir Peygamber âşığı olarak yaşamak, bizler için bir mü’min karakteri,
şahsiyeti, hayat düstûru, feyiz ve rûhâniyet kaynağı olmalıdır. Zîrâ bu dünyâda
O’nun âlemleri kuşatan rahmet ve şefkatine, âhirette de şefâat-i uzmâsına
muhtâcız.
O hâlde bize
düşen; hâlimizde, kâlimizde ve bütün davranışlarımızda O’nunla beraberliği
yaşamaktır. Çünkü kişi sevdiği ile beraberdir ve sevdiğini örnek alır.
Âlemlerin varlık sebebi olan “muhabbetteki sır”lardan biri de; sevenin,
sevilenin hâliyle hâllenmesidir. Bizler ne kadar sünnet-i seniyyeye aşk ve
muhabbet ile bağlı isek, O’nu o kadar seviyoruz ve rûhumuzda hissediyoruz
demektir. O’nu ne kadar tanıyor ve hatırlıyorsak, o kadar yönümüz ve maksadımız
O demektir. Bu itibarla özellikle O’nun yücelik ve fazîlet dolu örnek
şahsiyetindeki husûsiyetleri bilmek, O’na tâbî olmak ve O’nun yüce ahlâkına
bürünerek O’nu satırlardan ziyâde kalben tanıyabilmek, idealimiz olmalıdır.
O Allah
Rasûlü ki, insanlardan ders görmedi, O’nu Rabbi terbiye etti ve ne güzel
terbiye etti ki, ahlâkın en yücesini O’nda tecellî ettirdi. Bütün bir beşeriyete
gayb âleminin tercümânı ve Hak mektebinin hocası olarak gönderildi. O’ndaki
güzellikler, ciltlerce kitap hacmine sığmayacak kadar çok ve sayısızdır. O’nun
emsâlsiz örnek şahsiyetindeki fazîlet numûnelerinden ancak birkaçı şöyledir:
Ümmetine
Düşkünlükte Allah Rasûlü (s.a.v.)