“Kur’ân’daki İslâm”, “Kur’ân Müslümanlığı” ve “Kur’ân’a dönüş” gibi
benzer sloganlarla, sünnet ve hadis kabul etmeyip inkar eden; Müslümanların
kafasında da bu konuda bir takım şüphe ve istifhamlar oluşturmaya çalışan
sünnet inkârcılarına karşı, seneler evvel reddiye mahiyetinde birkaç makale
yazmıştım. Şimdilerde yine siz kardeşlerimizden bu konuda pek çok sorular alıyor ve sünnetin önemi hakkında bir yazı kaleme almamız husûsunda taleplerinizle karşılaşıyoruz.
Bizlerin de âcizâne
gayret ve arzusu; Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat i’tikadı doğrultusunda hareket
edip, elimizden geldiğince bu sapık fikirlere karşı gerekli ilmî müdafaanın
yapılması ve bu yanlış görüş sahiplerine aldanılmamasıdır.
Dolayısıyla, ehemmiyetine binâen sizlerin bu yöndeki taleplerinize hassâsiyetle yaklaşarak, sünnet ve hadis münkirlerine reddiye mahiyetindeki yazımı inşallah tekrar kaleme alıyorum. Muhterem Okurlarım! Bazı ilimler vardır ilaç gibidir, insanın sıhhat ve âfiyeti için zarûrîdir. Bazı fikirler de vardır ki maalesef zehir gibidir; insanın mânevî hayatına kasteder, öldürür, dünya ve âhiretini berbat eder. Onun için bu gibi fikirlere son derece dikkat etmek, bu tür görüş sahiplerinden de son derece sakınmak lazımdır. İnsanın mânevî hayatını berbat edecek bu zehirli fikirlerden biride, Hadis ve Sünnet kabul etmeme hastalığıdır. Bu tehlikeli hastalığa yakalanmış olan güruh; “Kur’ân Müslümanlığı” ve “Kur’ân’daki İslâm” türünden bir takım sloganik ifadeleri ağızlarına pelesenk edip adeta vird haline getirmişlerdir. Sadece Kur’an’ın yeterli olabileceği fikrini hararetle savunup sünnetsiz İslâm arayışı içine giren bu zevat; her konuda bir âyet ararlar ve âyet dışında kendilerini bağlayan başka bir "La raybe fîh" delilin bulunmadığını ileri sürerler. Tabi her lafın başında bunların “Kuran” dediklerini duyan da, onları Kur’an gönüllüsü, Kur’an sevdalısı zanneder. İyi de, hem Kur’an’da bulunan: “Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının.” (Haşr: 7) gibi, sünnete delâlet eden bazı âyetlere rağmen sünneti inkar edeceksin, hem de Kuran sevdalısı olacaksın bu mümkün olabilir mi?.. Sıradan bir kitabı size hediye eden birine bile teşekkür edip minnet ve şükranlarınızı iletiyorsunuz. Çünkü böyle yapmak bir insanlık icabıdır. Hal böyleyken, Hz. Kur’an gibi dünya ve âhiret saadetinin reçetesini sunan o yüce kitabı bizlere getiren Resülüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e bırakın teşekkür etmeyi, O’nun sünnetini dahi inkar edip devreden çıkarmaya çalışmak, acaba nasıl bir insanlık icabıdır?! Hadis ve Sünnet kabul etmeyip sadece “Kuran Müslümanlığı”ndan söz etmek, aslında yeni ortaya çıkan bir görüş değildir, bu görüş asırlardan beri vardır ve eksik olmamıştır. Ama bu tür fikirler şimdi olduğu gibi her zaman azınlıkta kalmış, marjinal guruplar tarafından kabul görüp sahiplenilmiş ve ortaya sürülmüştür. Ve tarih yine tekerrür etmektedir. Öncelikle şunu ifade etmek istiyorum ki; Sünnetin delil olduğunu inkar edip, sadece Kur’anla yetinmek gerektiğini iddia eden bu fâsid görüş sahiplerinin maksadları farklı farklıdır. Dolayısıyla evvela bu fâsid görüşün nereye dayandığı, nereden çıktığı ve bunların kimler olduğu husûsunda bir tasnif yaptıktan sonra, asıl konuya girmek gerektiğini düşünüyorum. Bu tâifeyi pek çok guruplara ayırmak mümkün, fakat biz bunları genel olarak iki guruba ayıralım. Birinci gurup; Müslüman oldukları veya müslüman olduklarını iddia ettikleri halde, sünneti kabul etmeyip aleyhinde olanlardır ki bunlar, İslâm’ın ilk dönemlerinde Hz. Ali (Radıyallahü Anh)ın hilafeti döneminde ortaya çıkan “Hâriciler” tâifesidir. Bu tâife “Hüküm yalnızca Allah’ındır” (Yusuf: 40) âyetini ele alarak, böylesine doğru bir hükümden, yaptıkları tevillerle yanlış anlamlar çıkardılar ve bu âyeti kerimeyi istismar ederek Hz. Ali (Radıyallâhü Anh) ve Hz. Muâviye (Radıyallâhü Anh) arasında vukû bulan Sıffin savaşında, her iki taraftan da harbe katılan sahâbenin adaletini, dolayısıyla onlardan gelen rivâyetleri bütünüyle reddettiler. Hatta daha da ileri giden bu sapık tâife, Ashâb-ı Kirâm’ı (Hâşa) küfürle itham etme ahmaklığını gösterdiler. Bunun sonucu olarak onların bu bâtıl iddialarına göre, hadîsi şerifler (Haşa) kafir olan bir topluluğun rivâyetleri olduğu için, hiçbirini kabul etmediler. İkinci gurup ise; Batılı müsteşriklerin bâtıl görüşleri ve İslâm dışı cereyanlardır. Bu gurup aslında sadece sünnete değil, temelde her şeyiyle İslâm’ın bizâtihi kendisine karşıdır. Bunların esas amacı; Müslümanların zihnine şüphe tohumları atmak, İslâm toplumlarının arasına fitne sokup onların birlik ve berberliğini yok etmektir. Evet ellerinden gelse bunu hemen yapacaklar, fakat karşılarında en büyük engel olarak bu Dîn’in Bânisi Muhammed Mustafa (Sallallah Aleyhi ve Sellem)i buluyorlar. Öyleyse yapılacak şey, ilk adım olarak bu engeli ortadan kaldırmak yada en azından O’nun ümmet nezdindeki sarsılmaz otoritesine gölge düşürmek… Fakat, bunu yapmak için direk olarak o yüce şahsiyetin kendisini hedef alsalar foyaları meydana çıkacağından, saldırılarını O’nun şahsı üzerinden değil de, Sünnet ve Hadis üzerinden yapma yolunu seçmişler. Bu arada, az önce bahsettiğimiz birinci gurubun tavrından da faydalanıp, bir takım sûnî tartışmalarla müslümanları sünnet hakkında şüpheye düşürme gayreti içine girmişlerdir. Böylece Sünneti Nebeviyyeyi sıfırlayarak, akıllarınca böyle bir yöntemle Resülüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)i devreden çıkaracaklar. İslâm âlimlerinin Kur’ânın tefsîri olarak kabûl ettiği “Sünnet sorununu” güya bu şekilde hallettikten ve bu engeli ortadan kaldırdıktan sonra sıra ikinci adıma, yani Kur’ân’a gelecek!.. |
A´dan Z´ye… ا´den ي´ye… Beşikten mezara kadar öğrenilmesi gereken, kadın-erkek tüm Müslümanlara farz olan ve sonu Cennete varan bir yoldur İlim✦Amel✦İhlas
Sünnet İnkârcılarına Cevap; SÜNNET'İN İSLÂM'DAKİ YERİ VE ÖNEMİ
İnfak
Müslüman şahsiyetinin tekâmülünü ve ictimâî hizmetlerin devâmını sağlayan en mühim hususlardan biri de, Allah yolunda, O’nun rızâsını tahsil gâyesiyle, mal, can ve imkânlardan infakta bulunmaktır.
Dînin asıl
gâyesi, Allâh’ın birliğini tasdîkten sonra, zarif, hassas, derin duygulu insan
yetiştirmek ve bu sûretle huzurlu bir cemiyet husûle getirmektir. Bu gâyenin
gerçekleşmesinde, îmandan kaynaklanan şefkat ve merhamet hislerinin bir
tezâhürü olan zekât ve infakların çok mühim bir yeri vardır.
Kur’ân-ı
Kerîm’de 200 küsur yerde zikredilen infak, malın ve canın Allâh’a adanışıdır.
Yâni Rabbimizin ihsân ettiği nîmetleri, yine O’nun uğrunda sarf etmektir. Buna
göre müslüman da, hem malını hem de canını büyük bir rızâ ve teslîmiyetle
Allâh’a adayan insandır.
Cenâb-ı
Hakk’ın esmâ-yı hüsnâsından biri de, “el-Vehhâb”dır. Yâni her zaman, her
yerde ve her şeyi çok çok ve bol bol verir, karşılık beklemeden ve devamlı
olarak lutfeder. Bu sebeple bütün mahlûkâtı da “verme, infâk ve ikrâm etme”
tabiatıyla yaratmıştır.
Meselâ arı,
kendi ihtiyacının kat kat fazlası bal yapar, büyük bir titizlik ve intizâm ile
onu paketler. Bunun cüz’î bir miktârını kendisi yer ve çoğunu insanlara ikrâm
eder.
Meyve
ağaçları da nesillerinin devâmı için pek çok meyve verir. Binlerce meyvenin
içinden sadece birisi tohum olup ağaç bitirse, kâfî gelir. Diğer meyveler ise
insanların ve diğer canlıların istifâdesine arz edilir.
Kesilip
yenilen hayvanlar, kendi hayatlarını devâm ettirmek için beslenirler, bir
müddet yaşadıktan sonra da etlerini insanlara ikrâm etmek üzere can verirler.
Toprak,
ayaklar altında ezilmesine rağmen, üzerinde gezen canlıların cürûfunu alıp
temizler ve yetiştirdiği türlü nebâtât ile devamlı ikram ve ihsân hâlinde olur.
Aslında
bütün bu misaller, insanın da diğergâm olması ve çalışıp kazandığı malın veya
sâhip olduğu imkânların bir kısmını kendi ihtiyaçlarına ayırdıktan sonra çoğunu
infâk etmesi lâzım geldiğini telkin etmektedir. Yâni Cenâb-ı Hak, tabiatta
bunun binbir misâlini insana göstermektedir ki, o da diğergâm ve infâk ehli bir
kul hâline gelebilsin.
Bütün
varlıkların yegâne yaratıcısı ve sâhibi olan, her türlü ihtiyaçtan münezzeh
bulunan yüce Rabbimiz, kullarının verdiği sadakaları bizzat kendisinin aldığını
beyân ederek[65]infâka verdiği ehemmiyeti vurgulamaktadır. Kullarının, kendi
rızâsı istikâmetinde yaptıkları hayırları ve verdikleri sadakaları; “Karz-ı
hasen: En güzel borç” nâmıyla kabul etme lutfunda bulunmaktadır. Üstelik bu
borcu bizzat kendisinin, hem de kat kat fazlasıyla ödeyeceğini taahhüd
etmektedir.
Âyet-i
kerîmede buyrulur:
“…Namazı
kılın, zekâtı verin, Allâh’a gönül hoşluğuyla borç (karz-ı hasen) verin. Kendiniz
için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu
bulursunuz; hem de daha hayırlı ve mükâfatça daha büyük olmak üzere!..” (el-Müzzemmil,
20)
Peygamber
Efendimiz de infâka teşvik sadedinde şöyle buyurur:
“Sadaka
kesinlikle malı eksiltmez, bir kul elini sadaka vermek için uzattığında, o
sadaka sâilin eline geçmeden evvel, muhakkak Allah Teâlâ’nın eline konulmuş
olur…”
(Ali
el-Müttakî, VI, 377/16134; Taberânî, Kebîr, IX, 109)
Cenâb-ı Hak,
kendisine yakın kullarından olabilmemiz için sevdiğimiz şeylerden infâk etmemiz
gerektiğini bildirerek şöyle buyurur:
erişemezsiniz.
Her ne infâk ederseniz; şüphesiz Allah, onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92)
Âyet-i
kerîmede geçen “birr” ifâdesi; hayrın kemâl noktası, Allâh’ın rahmeti,
rızâsı ve cenneti mânâlarında tefsîr edilmiştir. Bunun yanında Cenâb-ı Hak,
“birr”in ne olduğunu diğer bir âyet-i kerîmede şöyle târif buyurur:
“Birr,
yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl birr (sâhipleri), Allâh’a, âhiret
gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne
kadar kıymetli olsa da- (Allâh’ın rızâsını gözeterek) akrabâsına,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve insanları kölelikten
kurtarmaya harcayan; namazlarında devamlı ve dikkatli olan, zekâtını veren,
verdiği sözü tutan, felâket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte
sadâkat gösterenler, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır.”
(el-Bakara, 177)
İyiliğin,
sadâkatin ve takvânın târif edildiği bu âyet-i kerîmede infâka dâir kısmın
genişliği dikkat çekicidir.
Bir hadîs-i kudsîde şöyle buyrulur:
“Ey Âdemoğlu! (Allâh için) infâk et ki, sana da
infâk olunsun!” (Buhârî, Tefsîr 11/2, Nafakât 1; Müslim, Zekât
36, 37)
En kıymetli infak, müslümanların en zayıf ve muhtaç olduğu zamanlarda
yapılandır. Allah Teâlâ, insanların maddî veya mânevî ihtiyaçlarının had
safhada olduğu bir devrede infâk eden kullarını diğerlerinden üstün tutmuş ve
onlara; “Fetih’ten önce infak edenler” diye bir fazîlet pâyesi
vermiştir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)